21 Ağustos 2013 Çarşamba

Siyah ve Beyaz, ama gönül rengarenk!

simsiyah bir bulut düşünün.
rengini hiç kaybetmeyen ama çok da güçlü bir beyazı var içinde.
hani gece veya gündüz onu ne zaman görseniz kaybolacağınız.
içine girseniz simsiyah ve bembeyaz kalacağınız bir bulut.
baktıkça sizi saran, sizin de sarılmak istediğiniz bir rüya.
hayallerin gök kuşağı sanki, rengarenk gibi ama iki renk.
ölümle yaşam arasındaki çizgi gibi birlikteliği.
o berraklık, siyahtaki beyazlık, beyazdaki derinlik.
yok olmak, denizdeki kum, havadaki nefes gibi.
yok olmak, rüzgardaki ses, güneşteki ışık gibi.
hissetmek en yüce duyguları, yaratılmışlığın amacını.
anlamak en saf, en zarif hislerin dünyasını.
yaşamak aşkın en karışık ve en saf halini.
adamak, adamayı istemek ömrünün tüm zerrelerini.
ummak, onu mutlu etmeyi, onun için yaşamayı.
onu çok sevmek.
onu çok istemek.
kimse olmasın, ondan, onun varlığından gülüşünden başka.
onu her şeyden çok istemek.

simsiyah bir bulut düşünün, beyazın ona aşık olduğunu.
ama mahcup bir halde, beni de alır mısın gönlüne dercesine.
işte o siyahtaki beyaz bulut olmak, en büyük dileğim.
siyah bulutum, beyazın olabilir miyim?

15 Ağustos 2013 Perşembe

O olmak isterdim!

Bilir misiniz? Bilirsiniz bilirsiniz. Birini özlediğiniz zaman, onunla ilgili hatıralara bakarsınız. Bu bazen ondan kalan bir fotoğraftır, onun bir hediyesidir veya bir mesaj… Teselli bulmaya çalışırsınız, sakinleşmeye çalışırsınız, yüreğinizdeki fırtınalara bir dalgakıran yapmaya çalışırsınız. Ama içiniz hep yanar, bazen kanar. Eğer onu kaybettiyseniz, ölür, ölür, sonra tekrar ölürsünüz. Tekrar doğar bütün hatıralarınız o da doğar, ve tekrar ölür.

Yoksa eğer ondan kalan hiçbir eser, hayallerdir bu sefer sarılacağınız dal sığınacağınız liman. Ya onun varlığıyla lezzetlenmişse hayatınız, onsuz anlarınız dünyaların sizin olduğu anlara bile denk gelse mutsuz oluyorsanız, kalbinizde değişik olaylar oluyor demektir J

Ne gibi mesela? Mesela sabahları uykusuz bir şekilde kalksanız heyecanınız kalan uyku ihtiyacını gideriyordur, fizyolojik terapi yani, hem de bedava.

Açlık çekmez, aklınıza yemek geldiğinde bir bardak suyu içerkenki sürede onu hayal etmeniz size açlığı da unutturur.

Misaller uzar gider. Asıl meseleye gelelim.

O sizin ibadetinizdir artık. Onu mutlu etmek üzerine aldığınız her nefes, sizi Rabbinize daha fazla yaklaştırır, çünkü bilirsiniz hayatınızdaki mutluluğun nedeninin o olduğunu. Kendinizi borçlu hissedersiniz. Hele ki bir aradayken gözleriyle hep sizi takip ediyor, sanki kırılacak bir cammış gibi size hassasiyet gösteriyorsa, borcunuz hiç durmadan artıyor demektir. İşte o an, bir tercih yaparsınız ruh ve hayal dünyanızda. Ben ne kadarını hak ediyorum? Veya neler hissediyorum? Umarsızca bunu yadsıyor ve önemsemiyorsanız ki bu bir tercihtir, medeniyet ve ruh tarlasından 1930’larda ve gece karanlıkta geçmişsiniz demektir.

Mesela şu fakir, son birkaç aydır bire rüyanın içinde. Ama uyanık görüyor ve yaşıyor. Gülümsemeyi öğrendi mesela, hayata daha pozitif bakmayı, sabretmeyi, sakin olabilmeyi, bilse de susabilmeyi öğrendi. İzlemeyi gözlemlemeyi, hepsinin nedeni o.

Mesela ilk kez bir ortama gidecek olsam korkarım, orada kendim olamamaktan korkarım. Korku insanın en tabi ve en gerekli duygusudur. İnancı şekillendirir hayatı yönlendirir. Peki hayatınızı bir anda belki de yıllardır tanıdığınız insanların bulunduğu ortamdan başka bir yere taşıyacaksanız. Başka bir yüz başka bir beden, başka cümleler. Korkardım. Ölümüne korkardım.

Peki o korkan için neler yapardınız? Umursamaz mı olurdunuz yoksa tam tersi pür dikkat onu mutlu etmeye mi çalışırdınız? Ben o olurdum. Her anı, onun dünyasından yaşardım. Sevdiklerimden, sevenlerden ayrı bir dünyada neler yaşardım diye düşünürdüm. Kurduğu her bir cümleyi böyle yorumlar, kendim bu cümleyi nasıl kurardım diye düşünürdüm. Gerçekten de onu düşünmez o olurdum. Annesi olmayan bir yavruyu düşünürdüm, baba şefkatinin eksikliğinde ben ne yapardım diye düşünürdüm. Abla-Abi-Kardeş üçgeninden iki uçlu bir odaya kapatsalar nasıl bir çözüm yolu izlerdim onu tasavvur ederdim.

Onu düşünürdüm, onu gülümsetebilmeyi. Onunla olabilmeyi, onun ruh dünyasında bir sakinleştirici olabilmek için tüm benliğimi seferber ederdim. Onun yüzü düştüğünde, akan kanımın dahi onu huzurlu kılabilmek için mücadele vermesini sağlardım. Ve onu isterdim, onu çok isterdim, her şeyi unutmasını, hatırladıklarını da, benimle olduğu için daha da rahmetle anmasını.

Attığı adımlara paspas olurdum mesela, ses çıkınca kendini yalnız zannetmesin diye, evdeki her seslenmesine cevap vermek isterdim, her cümlesi bende kalsın diye. Ona koşmak, onu sarmak isterdim, tüm zerrelerimle yanında olduğumu hissetsin diye.

O olmak isterdim, o olabilmek, onun dünyasından bakabilmek dünyaya. Onun inci gözlerinden sarılmak isterdim hayata. Beyazdaki asaleti siyahın kudretine onun eliyle bırakmak isterdim. Gülüşünü sarıp saklamak isterdim, sıcaklığını hissedebilmek için.

O olmak isterdim, dünya nasıl bu kadar daha güzel bir hale getirilebiliyor onu anlamak için. Bir erkeğin ruhunu zangır zangır titretebiliyor onu idrak edebilmek için. Heyecan ne demek onu nasıl oluyor da bir erkeğin bakışını korkutacak kadar kullanabiliyor bilmek isterdim.

O olmak isterdim, onunla olabilmek için.
O olmak isterdim, hislerimi ona adayabilmek için.
O olmak isterdim, nefesin kıymetini bilebilmek için.
Onunla olmak isterdim, dünyanın hakkını verebilmek için.


Onunla olmak istiyorum, ölümüne, ruhuna, canına, kalbine, yani yaşanılası bir şeylere sahip olmak için.


6 Ağustos 2013 Salı

Bayramı Beklerken...

Ramazanı beklemek gibiydi Bayramı beklemek. Çarşı pazar dolaşılırdı, alınırdı iftarlık sahurluk malzemeler. İlk sahura mutlaka kalkılırdı, çay bardağının sesini duyururduk semaya, Rabbimize, senin rahmetinle bizim ayımıza ulaştık Rabbim, bak sahura kalktık bu eve Rahmet bereket nazarınla bak diye dua edercesine çıkarılırdı o ses. Sahurdan sonra hemen yatmazdı evin annesi, yatamazdı malum. Aylardan sonra o vakitte bir şey yemenin farklılığıyla dolanılırdı evde ve yatakta sağa sola. Oruçlu bünyeyle okula gidiyorsa çocuk hafif afacanlıkla hissettirirdi bunu, o zamanlar oruçlu olmayan çocuklar bile takdir ederdi seni, bugünkü gibi saygı bekleme ihtiyacı hissedilmezdi. küçücük bedenler ellerindeki kocaman tostları saklardı bir köşede yemek için, kantinlerin camları gazeteyle kaplı. Şimdi de olsun istediğimizden değil, hani nerde o eski Ramazanlar dememize neden olan güzelliklerden olduğu için yazdık. O hassasiyetti bereketli kılan o ayı, tutanların değil tutmayanların da bir o kadar nasiplenmesindendi saygı göstererek.

İftarı beklemek daha başkaydı. Öyle her kanalda kamyon kamyon program olmazdı, paraya bu kadar dökülmemiş program başına 10'binler alan Katipoğlu Satıroğlu yoktu ekranlarda. TRT yapardı bir program ona da iftar saatinden haberi olsun için bakardı insanlar. O yüzdendir iftarın keyfiyeti ailece artardı. Sofraya herkes bir şey getirir götürürdü evin Reisi hariç. İftara gidileceği zaman eve her gelen erkek pide alır, hanımlar çorba börek neyin yapar götürürdü. Teravihe erkekler birlikte gider, eğer Anane veya Babaanneler'de toplanıldıysa teravihten sonra kardeşlerden birine gidilirdi daha rahat muhabbet-çay için. Hanımlar da o arada bulaşığı paylaşırdı, evine gidilecek erken yol alırdı çayı koymak için. Heyecan sahurda başlar diğer sahura kadar sürerdi. Söyleyin şimdi, böyle bir heyecan varken memnuniyet üzerine, Hazreti Allah memnuniyetini yağdırmaz mıydı o günlere gecelere? O yüzden eski Ramazanlar işte. 

Bayrama yaklaştıkça yeni kıyafet heyecanı, en fakirinden en zenginine. Fakiri de zengindi eski Ramazanlarda. Zekattı fitreydi daha hakkıyla götürülürdü, kumaştan bir metre fazla alınır götürülürdü istediğini diksin diye, çorap bir çift fazla. Ramazan öyle rahmetti işte herkese. Herkes aslını neslini bilir öyle giderdi çarşıya, Ayşe Ablanın çocukları da hatıra gelirdi hep. Bayrama az kaldıkça sahurlar daha heyecanlı olur, alınan kıyafetler yatakların baş ucuna, ayakkabıysa yeni alınan yatağın içine kadar girerdi. Her şey ve herkes nasiplenirdi o bereketin heyecanından. 

Hele Bayram Sabahı.

Sabah namazına herkes kalkar, Reis güneşi ailenin üstüne doğmasın diye uğraşırdı. Öyle eşofmanlar falan değil, Bayramlıklar giyilirdi, anne özenle giydirirdi çocuğunu. Bayramdı çünkü bu, Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmeye götürürken giydirip süslemesindeki heyecan neyse bu da oydu. Rabbinin onu affedişine gidiyordu herkes camiye. Tekbirini getiriyordu hafif sesli, kul duymazdı belki de Rabbi de ona "Lebbeyk" diye nida ediyordu. "BUYUR EY KULUM"

Namaz için sığmazdı kimse camilere, yollar bahçeler. Herkes seccadesini kartonunu paylaşırdı, kimse boşta kalmasın diye herkes başkasının namazını düşünürdü kendini değil, bu yüzden bayramdı, bu yüzden Hz. Allah affetmeye kasem etmişti kullarını, bu kendi nefsini öteleyişten. Namaz biter, kuyrukta beş dakika bekleyemeyen, yemeği geç gelince kızan insanlar, İmam Efendi'nin son cümleleriyle Bayramlaşmak için halkaya geçerdi. O halka büyüdükçe büyürdü, gidenler olurdu tabii, zaten o giderlerden dolayı gitmedi mi eski Ramazanlar. Kalanlarla birlikte mahalle harman olurdu, Bayramın Mübarek olsun, Hayırlı Bayramlar, Bayramın Bayram ola diyen yüreklerle bezenirdi o heyecan. Hz. Allah meleklerini gönderirdi işte o gönüllere, gidin de görün kullarımı; benim onları affımı bakın nasıl kutluyorlar. İçki içerek değil, sapıtarak değil, aslını ve kulluğunu unutarak değil; bilakis acziyetini hatırlayarak: Affedilişimiz mübarek olsun, Hz. Allahın rahmeti bereket olsun diyerek kutluyorlar. 

Evde ev halkı bekler camiden gelecekleri, kahvaltıya oturulmadan Bayramlaşılır önce, herkes Babanın elini öper, yaşı ondan büyük olsun küçük olsun Hanım da eşinin elini öperdi. Bayram böyle tebrik edilirdi. Sanki şimdi yok mu diyenlere, elbet var ama gerçekten eski Ramazanlar kadar mı?

Ah işte, Eski Ramazanlar.

Siz de usandınız da bırakın bu yazıda diyelim istediğimiz kadar öyle. Yarın Bayram, bugün arefe. Bilmek lazım kadrini kıymetini, küslük acizlerin işidir, nefret kin keza. Küçük küçüklüğünü bilmesin varsın, büyük kibirlensin dursun, sen uzat elini, biliriz ki veren al alan elden üstündür. 

Bayramınız Bayram olsun, Bayramı beklerken, Bayramınız Suriye'nin de Bayramı olsun, Mısır'ın da, Somali'nin de. 

Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiiriyle de tamam olsun yazı.

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses...



Esen Kalın...


5 Ağustos 2013 Pazartesi

Şiirmiş anlatan, yazı pespaye



Hasretinden Prangalar Eskittim kitabından, o ne vurdumduymaz dizeler. Zangır zangır titretiyor yüreği:

bu, ne ayıp, ne de yasak,
öylece bir gerçek, kendi halinde,
belki, yaşamama sebep...

evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram.
gene bir cehennem var yastığımda,
gel artık...

Ahmed Arif


Kendin ol, Yılmaz Odabaşı’ndan;

kendin ol
kendin ol
sen buysan başkası ol!

buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?

ne diyarbakır anladı beni ne de sen
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen...

yılmaz odabaşı




Adı Lavinia’ymış, yalan. Her aşka bu şiir:

sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.

sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim.
incinirsin

sana gitme demeyeceğim.
ama gitme lavinia.
adını gizleyeceğim.
sen de bilme lavinia.

özdemir asaf

Orhan Veli anlatır bazen erkekleri;

bakakalırım giden geminin ardından;
atamam kendimi denize, dünya güzel;
serde erkeklik var, ağlayamam.



Bu sana sevgili; ne çok sevdim ikimizi bir bilsen...

Esen kalın.



Kafka'nın Karıştırdıkları!

Kafka’nın davasını bilirsiniz, belki de Adaletin bu kadar sarmaşık ve yapay bir şey olduğunu onun kadar iyi anlatamamıştır. Leğenlerde çamaşır yıkayan kadınların arasından mahkeme salonuna geçersiniz. Varın siz düşünün size adalet verecek hakimin iş güzarlığını. Mevzumuz dava adalet falan değil tabi ki. Korktuklarımız. Yaşadığımız veya yaşamadığımız, veya yaşamaktan korktuğumuz korkularımız.

Kimi zaman terk edilmek, kimi zaman terk etmek, kimi zaman yok sayılmak, kimi zaman önemsenmemek, duyulmamak, amiyane tabirle kazınmamak. Öyle büyük korkarız ki yok sayılmaktan, birisine verilecek en büyük cezadır belki onu yok saymak, tek kişi bile kalsa onu görmemiş gibi davranmak, onun için saniyelerin saatler sürmesi demek. Aaa görmedim, yeni gördüm diye yalan atmamızın nedeni budur, bal gibi görmüş sesini duymuş hatta kokusunu bile hatırlamışızdır ama yeni gördüm diye sallarız o bize gelene kadar. Böyledir insanoğlu, yalan atmayı bile doğruluk üzerinden yapar.

Bütün ilgiyi üzerine toplamış birisinin olduğu bir ortama girdiğinizde o şahsiyete selam vermediğiniz an fark edilirsiniz, hem de oranın ilgi odağı kişisi tarafından. Nasıl olur da bana merhaba demez bunca insan etrafımdayken diye sitem eder, çünkü içeriye giren erkek-dişi sinek bile olsa selam vermelidir ona. İşte en büyük dikkati çekmektir görmezden gelmek, ama samimi olduğunuz yerlerde yapmayın ters teper.


“ Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak seni görerek” demiş Kafka Milena’ya Mektuplar’da, işte o görecek gözlerden korkar mesela insan. Veya göremediği günlerin acısını hisseder belki de tekrar göremeyecek olmanın gerçekliğini hissetmiştir derinlerde. Toz pembe bir dünyanın tozunun siyahlığıdır onu korkutan. Gerçeklere yaklaştıkça ortaya çıkan beyaz yalanların ürkütmesi de olabilir kişiyi. Umudunu kaybetme diyenlerin azalması da olabilir, Umut fakirin ekmeğidir diye dalga geçenlerin esintisi de olabilir. Korkudur bu. Bir gün önce size merhaba demesi için can attığınız kişinin, ertesi gece yolunuza çıkma korkusudur. İnsandır çünkü nihayetinde, umut fakirin ekmeği olmaktan ziyade, umut fakirin; sevgi fakirinin, aşk fakirinin düşler bahçesindeki ulaşılmaz meyve olmuştur. Meraklandırır, gösterir ama vermez. Ses eder gülümser sana belki su damlalarıyla ama sen çöl olduğunda matarasına koyar suyu. Karışık mı? Evet duygular da böyle, gerçekten çok karışık.

Esen kalın.

4 Ağustos 2013 Pazar

Onu çok iyi tanıyorum, bekle tanıyorsun!

Öyle değil o.

Anlattıklarınız karşınızdakinin anladığı kadardır falanla açıklanacak bir şey değil. Sır bu, bunu bilsek zaten bilinmezliklerin anahtarını buluruz. Kimse intihar etmez, kimseyi üzmeyiz, biliriz tanırız onun en aksi en gizli huylarını. Gönül dağının eteklerine emeklemekle olur birini tanımak. Ömrümüzün son anına kadar, birisi kendini bize anlatsa misal eşimiz dinlese, yine de tam anlamıyla tanıyamaz, anlayamaz, kullanılan kelimenin gerçekliğiyle pratiği farklıdır. Aynı karakterdeki adam, farklı biriyle evlenseydi aynı bir karakter devinimi geçirebilir miydi? Tanıyamayız, peki nasıl ömürler sürer gider?

Hissedersiniz, sizi tamamlayacağını düşünürsünüz. İçinizdeki fırtınalardan kurtuluş limanı olarak bakarsınız ona ve sığınırsınız. Güzellik değildir sizi kandıran, zannedersiniz ki yüzü güzel, gülüşü güzel, vücudu güzel. Size hitap eden şeyler bunlardır belki, ama içinize işleyen, yani bir ömür onunla olmaya sizi ikna eden anlattıklarıdır, sizi kandırmasıdır açıkçası. Ne kadar kanarsanız birbirinize, o kadar unutursunuz gerçekleri. Bu yüzdendir eşlerin alttan alması, unutması, hatırlamaması. Ama yetmez bu kimi zaman haklısınız, vefa, feda, cefa dahası körlük gerektirir. Yokluk gerektirir, onun yanında yok olmanız lazımdır ki birliktelik var olabilsin.

Geçmişteki acılarınızı kim ne kadar bilebilir ki? Ne kadar anlayabilir, ne kadar hissedebilir siz anlatsanız bile. Gözyaşlarınızın onurunuzda bıraktığı izleri hangi gözlük gösterebilir veya hangi teknoloji. Umut saçarken etrafa, içinizdeki çöl olmuş umut tarlalarında ne çiçeklerin kurumaya yüz tuttuğunu kim bilebilir. Umut fakirin ekmeğidir Cem Karaca’nın dediği gibi, gönül fakirliğinin ekmeği. Tek liman, bedavadır. Bu yüzdendir ki en kanlı diktatörler sadece umut ve nefret vererek halklarına onları ölüme götürmüştür parka götürür gibi.

Diyor ya Ludwig Wittgenstein “Dünya bir araya gelse, bir kişinin çektiği acıyı çekemez”. Kim bilebilir evladını kaybetmiş bir annenin acısını. 7 Milyar toplansak, ağlasak ne kadar hissederiz o acıyı. Yarini kaybetmiş bir gencin gözyaşlarının ciğere bıçak gibi saplandığını kim anlar? Güldüğü halde maskesinden utanan bir babanın acısını hangi cihaz ölçebilir? Geçmişinin izini hangi silgi silebilir bir onuru süpürge yapılmış bir gencin? Kim durdurabilir tecavüze uğrayan bir kadının zihnindeki hayallerin seri katil gibi onu her gün öldürmesini.


Çok şey anlatmak istiyor insan da, olmuyor bazen.

Bir kardeşimin bana ilk söylediğinde beni derinden etkileyen bir beyti de alalım:

Harabat ehlini hor görme Zakir
Yıkık viranelerde hazineler var.



Esen Kalın.

30 Temmuz 2013 Salı

Neyi Anlatabildiysek



Emirgan çiçeklerini anlatmayacağım size. Geçmişte hepimizin düşündüğü o gelmesini beklediği sevgiliyi de. Kurduğumuz hayallerin Süper Mario’yu bitirme ve Prensesi kurtarma üzerine kurulu olduğunu da. Tanju’yla Gerson’un yaptığı hareketi yapmaya çalışmakla geçen çocukluğumuzu da. Yalan rüzgarı hastası evleri ve –klasiktir- Dallas izlerken yapılan hırsızlıkları da. Mahallenin Muhtarları’nı da yazmayacağım, oradaki Müzeyyen Teyzeyi veya Temel’i de. Ama Fadime ablanın kalbine de atıf selam etmeden geçmeyelim yine de.

Makus talihimizin hep aynı yanlışlara bizi götürmesini de bugün konuşmayalım. Fenerbahçe’nin 3-0’dan 4-3’lük galibiyetine canlı canlı şahit olmanın gururu da bakir kalsın şimdilik. Mesela Aşktan bahsedelim bugün biraz. Leyla ile Mecnun’unkini falan değil tabii, haddimiz değil. Öyle Elif Şafak gibi Büyük Evliya’yı maskülen veya feminen karışımı duygularla anlatıp prim yapmaya da çalışmayalım, madde bütün varlığımızı sarmasın. Paranın uzak kalması gereken duyguları kirletmeyelim cümle mühendisliği yeteneğimizi kullanıp.

İlk duyduğumuz şarkıyı unutmayız sabahları, akşama kadar dilimizde hep o vardır. Sanki o günün şarkısı oymuş, bütün program ona göre gidecekmiş gibi. O gün ortaya çıkan bütün duygular o şarkının duygu kalıbından çıkar sanki o gün. İlkler öyledir işte hep unutulmaz, gönül telinizi tıngırdatan bir güzelin ilk mesajını unutmazsınız mesela. Size ilk teşekkürünü sanki dünya bir araya gelerek size yapmış gibi sevinirsiniz. Hele sizi ilk gördüğünde hissettiğiniz heyecan, bir daha görülmeyecek bir rüyaymış gibi gelir. Onun heyecanındaki saflık size öyle bir hırs verir ki, onun için yaşanmalı sadece bundan sonra dersiniz.

Niçin böyledir bilimsel açıklama yapmayacağız elbet. Ama fıtrattır bu, insanın sevgiye ve ilgiye karşı açlığının ve acizliğinin sonucu. Yaratıcının bir gösterisidir görebilene, mesela Afrika’ya hizmet etmek için giden birisinden bir telefon aldığınızda (şimdi mesela) dünya üzerindeki her şeyin anlamsızlaştığını anlıyorsunuz. İhtiyacınız olan şeyin maddi sevgi olmadığını veya maddeden beslenmediğini anlamış oluyorsunuz.

En nihayetinde aşktan nerelere gittik. Aşk böyle bir şey işte, bütün duyguların membaı, annesi çıkış yolu. En başta mutluluğun, yok oluşun, samimiyetin, mananın, maneviyatın. Anlamsızca yaşanılan eski günlere duyulan nefretin yegane hatırlatıcısıdır aşk. Üç harfli bir roman, bir saniyede okunabilecek fakat bir ömür anlaşılamayacak olan kelime. Kelamların sancaktarı. Gönlünüzün ölüm ilanı. Neyse aşk temanız ona doğru nefes alıp verirsiniz artık.





Benim ki öyle mesela. Başka şehirlerde olmanın verdiği özlem olabilir teması. Onu hayal ederken hissedilen duyguların kağıda dökülemeyişinin verdiği hazımsızlıktır acizliğe karşı. Ona giderken yolda, yıkık dökük yerlerin bile saraylar gibi görünmesidir abartısız. Güneşin sıcaktan yakışını ufak bir göz kırpıştır onun kadar beni yakamazsın diye :)

En iyi dilekleri onun için yapmak, en yanık duaları onun için göndermektir Rabbine. Ne olduğunu anlamadan her bir an sebepsiz yere onu akla getirmek, hatta bir anda dalıp gitme deyiminin sadece ona isnat edilmiş olduğu gerçeğidir. İftar sofrasında ilk ve son duanın ona yapılmasıdır teması. İçilen ilk suda keşke bu bardağın karşısında o olsaydı hayıflanışıdır. Sevginin iftarıdır o sevgiliye açılan :)

Yine yeniden her gün aynı duyguyla kavruluştur. Onun baş aktörü olduğu hayallerin heyecanıdır. Ayın pencereden birlikte bakmak mesela, aynı soğukta üşümek, aynı yolda fakat aynı bedende yürümek, aynı anı iç içe yaşamak, unutarak zamanı. Aynı olmak her an, her gülüşte, her sözcükte ve her cümlede.

Zamandır mesela aşkın diğer dostu. Her şeyin bir zamanı vardır, yalnız aşk, her zamandır dedirtir insana. Çünkü saate baktığında onu hatırlar, zamanın geçtiğini hatırlatan bir olay olduğunda ilk o damlar aklın satır aralarına. İlk kalp atışları yine ona hızlanır normal seyrinden. İlk bakış hatırlanır, ilk merhaba, ilk gülümseme, ilk heyecan, ilk çarpıntı.

Aşkın tarifini yapamaz kimse, tarifsizliğidir zaten onu aşk yapan. En güzel yüz onda, en güzel gülüş onda, en güzel bakış ondadır artık, eskidekiler modası geçmiş bir elbise gibidir sizin için, sadece bir yerde görünce hatırlarsınız. Ama artık sizin modanız odur ölüme kadar. Attığınız adımlardan eminsinizdir ona doğru giderken, beyazlığın simgesidir ismi. Odur artık sizi siz yapan, her şey odur, o her şeydir. 



Esen Kalın.

16 Temmuz 2013 Salı

Neleri Kaybetmedik ki biz?



En ibretlik anılarımızın en asil duygularını kaybetmedik mi nefretin gölgesinde? Yok yere hüzünlenerek eldekinin kıymetini, gidenler için, en yaşanılası mutlulukların keyfini kaçırmadık mı? 

Aynı güneşin ziyasıyla aydınlanırken biz, lanetler ederek en seyredilesi geceleri berbat etmedik mi? 

Kişilerin gönlüne girme uğruna, en sevgilinin muhabbetini perde arkasında kedere terk etmedik mi?

Gönül bahçesinin en güzide çiçeklerini kerpetenle sökmedik mi çıkar uğruna?

Yanlışımızı doğru diye diretip, bencilliğin zirvesine çıkıp haset tohumlarını en kıymetli dostlarımızın bahçelerine serpmedik mi?

Sevgiyi ve muhabbeti unutup, kibir uğruna en sevdiklerimizi o arasın diye ertelemedik mi? Erteleyip gönül dağını kupkuru bırakmadık mı en güzel kırlara patikalar açması gerekirken?

O yapsın bananelerle belki de unutulmayacak anları en nekes sillelerle silmedik mi?

Hışırtısına hasret milyarlar varken abdestli memleketin yapraklarını, şiirlere konu edip, yare methiyeler düzüp, sonrasında vahşi ve arsız duygularımıza malzeme yapmadık mı? Taş beton yığınların yüksekliğiyle yaptım olacak yüzsüzlükleriyle nimeti def etmedik mi?

Biz yapmadık mı bunları?

Şimdilerde iftar sofralarının adını değiştirip en onulmaz anlar ve cümlelerle adete ve edebe aykırı zihniyet ve cibilliyetlerle güzide Ramazan Baharımızı yobazlık kasırgasına çevirmedik mi?

Heykellerin bıraktığı hatıraları en öne koyup, kalbin derinlerinden gelen ilahi ve sözsüz ezgilere kulak tıkamadık mı?

Müslüman takılıp, en bedbaht müslümanın uğramayacağı rezillik sokaklarından yeni kültürler devşirip sofralara baş köşe yapmadık mı?

Nerde o eski Ramazanlar cümlesini rakıperestlerle halka sunmadık mı?

Güzelim ayın, güzelim havasını, Ramazan Etkinlikleri niyetiyle Rakın kok konserlerine çevirmedik mi? Yapmadık mı bunları?

Yapmadık diyenlere selam olsun, yaptık diyenlere sitem olsun. Cümlesi farklı olur, içeriği aynıdır en basit tasvirlerin.

Tekrar soruyorum bir daha düşünün;

Sahiden bunları biz yapmadık mı?


Esen kalın.

14 Temmuz 2013 Pazar

Stanley Kubrick ve İzlettikleri

Stanley Kubrick efsanelerinden; birçok filmin bu kadar iyi çekilebileceğini onlarca filmi izledikten sonra, onun filmlerindeki etkiyi üzerinizde hissetmediğinizde anlıyorsunuz;

Bir askerin trajedisi ve sonrası: Full Metal Jacket (1987)








Disiplinsizlik mi yoksa birkaç can mı? Zamanın yasaklı filmlerinden: Paths Of Glory (1957)




Güle güle hayatım. Ruhun bedenle haykırışını izlediğimiz ilk filmlerden: Spartacus (1960)





80'li ve biraz da olsa 90'lı neslin vazgeçilmezlerinden, kahve muhabbetlerinden önce nefret ediyorsunuz, sonra pişmanlıklar: A clockwork orange (1971)






Küçük bisikletin sesi hiç bu kadar korkutucu olmamıştı Jack Nicholson bu film için yaratılmış, The Shining (1980)




Eğitim için onun söylediği bir şeyler var ve bence söylenen onlarca cümleye yazılan kitaplara bedel:

"Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek birşey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile, korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır"




13 Temmuz 2013 Cumartesi

Çocuk olmanın dayanılmaz hafifliği ve Yeni Şansım

Bildiğimiz Küçüklükten bahsetmiyorum. İstediğiniz zaman yatıp sabah da istediğiniz zaman kalkıp mızmızlanarak kahvaltı yaptığımız zamanlardan değil. Ha bir çoğumuzun çocukluğu böyle de geçmemiştir o ayrı. Yaştan bağımsız olarak her an çocuk olmaktan bahsediyorum. Davul sesini duyunca mesela, bir iki vücud hareketiyle sese uyum sağlamaktan. Biraz önce davulcuyu duyunca bunu yaptım da. Bu sizce rasgele bir hareket olsa da beslendiği yer o içerdeki çocuk. Evde yürürken tavana el vurma çabası veya bir iki hip hop hareketi yapma isteği. Veya yalandan ağlamak sevdiğine. Annene mızmızlanmak. En yakın arkadaşınla ufakça güreşmek kahve içtiğin mekanda.

Hayal kurarken yatakta küçülmek mesela, dizleri içe doğru çekip hayal bitene kadar fark etmeden öylece kalakalmak ve sonra fark etmek ayakların yorulduğunu. Gece uyanınca sekerek gitmek mutfağa. Yalnız şöyle bir şey var; nedensiz yere çocuk olunmaz, yapamazsınız. Sizi çocuklaştıran bir şeyler olmalı, sevdiğiniz bir gün, an ve en önemlisi bir kişi. Mesela anneniz, en yakın arkadaşınız… O akşam Fenerbahçe’nin maçı varsa mesela, içinizdeki coşku yaşınızdaki büyüklüğü kimliğe ters yazar. Ufaklık oluverirsiniz bir anda. Mutluluğun basit örneklerindendir bu. Mesela, sizi tanımayan ama sizin hayalinizin baş aktörü, uykunuzun ilk yoldaşıysa onu göreceğiniz anlar vazgeçilmez, unutulmaz ve tarif edilmez anlardır.

Onu gördüğünüz anlarda hissettikleriniz bütün hayatınızın ritmini etkiler, sanki nefesinizi o veriyormuş gibi. Onu görmeme ihtimalinin sizi yok edeceğini düşünmek gibi. Vakitsiz yanan kırmızı ışık, yolunuza çıkan yaşlı teyze dişlerinizi sıkmanıza ve çaresizce kaderinize katlanmanıza sizi mecbur kılar. Ve artık geri sayım başlar ertesi gün için, bugün geçmiştir çünkü ama yarın taptaze bir gündür ve beklenilesidir.

Onu gördüğünüz an teyze anneniz, kırmızı ışık Picasso tablosu oluverir hayal dünyanızda. Vazgeçtiğiniz her şey için “olsuuun” dersiniz. Ertelemek yeni huyunuz, boş vermek sağ kolunuz olur. Veya tam tersi, daha heyecan dolu, daha azimli olur sistemli yaşar sekiz yıldır düzeltmediğiniz dolabınızı onun heyecanıyla en kral giyim mağazasının raflarından daha düzenli hale getirebilirsiniz. Hatta sizi görenler dekorasyon uzmanı zannedebilir. Tabi bir günlüktür bu, ertesi sabah onu tekrar görürüm de o da beni görürse diye en cafcaflı kıyafetlerinizi arar veya dün giymediğiniz yeni bir şeyler ararsınız. Yenilik üzerine kurulmaya başlar hayat fakat heyecanınızın hiç eskimemesini dilersiniz. O dersiniz, bugün beni görse, gülümsese, Merhaba dese. Halbuki ihtimal yoktur buna, alakasız bir yolda, alakasız bir dünyaya yürümektedir sizden. Ancak çarpışmanız kitapların yere düşmesi ve olayın kopması gerekmektedir ki o da en son Kayahan’ın Aşk Hikayesi klibinde olmuştur 50 sene önce.

Ama eğer, bir şekilde yolunuz kesişen biri varsa mesela, onu görüyor ve o da sizi görüyorsa amanın, değmeyin keyfinize. Terliyken su içmek gibidir en zor şeyler bile. Geç yatıp erken kalkmak yeni hobiniz, işleri anında bitirmeniz karakteriniz oluverir. Telefonu elinize onu düşündükten sonra alırsınız ki bu günde 1 milyona tekabül eder. Onun isminde geçen harfler en sevdiğiniz kelimelere yerleştirilir, ismi aratılır her yerde, siması çizilir sağa sola, kimselere söylemez kendiniz yaşarsınız saniyenin içinde bir saniyede. Gün odur,  sabah odur, gece odur. Her şey odur. Zaman odur. O’dur yani artık her şeyiniz. Bakın her şey o olmaya başladı bile.

Bu aralar böyle, siyaset politika ekonomi herkes yazıyor. Ben de pasaklı dünyamın yeni intizamını ve onun sahibini yazıyorum. Her şey o olunca, burası da o oluyor. Ne diyorum mesela biliyor musunuz, o olmasaydı şimdilerde ve sonrasında ve ölüme kadarki hayallerimde, eksik olurmuşum be ya. Hakikaten bak, ömrümün en güzel yılları onsuz eksik yaşamışım neyse ki bundan sonrası için epey şanslıymışım.

Yeni şansım, hoş geldin.



Esen kalın.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Eski zamanlar, yeni duygular.

Ramazan Ayı üzerine söylenecek şey çok fazladır hepimizde, artık bıktıracak düzeye gelen yeni nesil gençlerin bile söylediği –nerden biliyorsalar, ama herkesin eskisi vardır, kızmayalım onlara-  “nerde o eski ramazanlar” repliği bunların başında geliyor. Aslında özlenilen Ramazan ayının eskileri değil, şu an yaşlı olan insanların kurdurduğu bağlarla yetişen insanlar. Bütün kardeşlerin sırasıyla iftar aldığı, komşunun eşin dostun yakınlardaki talebelerin davet edildiği, kumanyaların şekil için değil Allah rızası için dağıtılsın diyen insanların bol olduğu Ramazanlar özleniyor şu an.

Yeryüzü iftarı adı altında, Vakko eşarp takıp, Mercedes’le mekana gelip Anti-Kapitalist olan (?) sözüm ona iradeli Müslümanların vermek istediği mesajlardaki Ramazan değil özlenen. Demokrasi, Siyaset, Sosyalizm gibi içi boşaltılmış kelimelerle eylemlerini bezeyip, Müslümanlık kisvesi altında sağ ve sol kesimin tamamına hoş görünmeye çalışarak yapılan iftarlarla da alakalı değil özlenen Ramazan. Caminin ezan sesine kızıp akşam iftara katılıp ne güzel oldu ya diyenlerin de bahsettiği şey değil Ramazan.

Siz Ramazan Ayını çok yanlış anlamışsınız azizim.

Neyse Ramazan ayının ne olduğunu anlatmak haddimize değil, ama onların anladığı gibi olmadığı ortada. Şu kadarını söylemekte fayda var, Kuran-ı Kerimin ayıdır Ramazan, onun içinde ne varsa, odur bu ay.

Açlık belki de ilk kez bu kadar fazla hissediliyor dünya üzerinde. Çünkü açlardan daha ziyade, tokluktan acıkan insanlar var. Aksi takdirde milyonlarca açı anlamamız için Ramazan ayının gelmesine hacet yok. Ama yekünde belirli bir saate kadar sindirim sistemine bir yiyecek gitmemesi açlık mefhumunu hatırlatıyor ister istemez. Bu somut olan açlık, çözümü var, top atılır suyunu içer yemeğini balina gibi yer şişersin hooop açlık geçer.

Ya manevi açlık. Hani bir an burada oluverseydi dediğimiz gönle duyulan açlık. En sitemli, en gaddar duyguların zihinde hatta kalpte hüküm sürdüğü zamanlarda düştüğümüz boşluk. Vazgeçemediğimiz insanı duygularımızın simsarlığıyla beslenen bencillik dürtüsünün zaferiyle sonuçlanan bir anda, aradığımız liman. Yokmuş gibi davranıp, sadece size var olduğunuzu hatırlatacak bir çift göz. Kelime israfından sakınıp iki kelimelik “seni özledim” le dünyaları önünüze yıkacak bir nefes. Derler ya, sen onu seçersin cenazene ben gelirim. Siz her şeyi bencilce yaşarsınız, sizi her defasında saran o olur. Vefanın kalıp taşıdır esasında. Bunu anladığınız da bazen iş işten geçmiştir.

Bunu öncesinde fark ederse peki kişi? Ilık bir sızıntının kalbini doldurduğunu, taşırdığını tüm benliğini sarmaya başladığını hissederse. Gecesi gündüzü toprağı taşı bu duygudan beslenirken kişinin, bir anda onun gidiverecek olmasından korkarsa, ya onun hissettiği açlık? Herhangi bir yemek veya herhangi bir şiir doyurur mu bu açlığı? En güzel cümlelerle methiyeler düzülse, en güzel yüzler toplanıp karşısına gülümseme töreni yapsa zerre erime olur mu buz olmuş gönül dağında.

Olmaz. Yaşanmak istenen tek şey, senin için var olmaya başladığını, var olduğunu bilmektir. Bunu sana hissettirmesidir bir de. Onun gülümsemesinin size sunduğu en güzel yemeklerdir açlığınızı doyuracak olan. Küçük bir ilgisidir, var olmanızdan duyduğu hoşnutluğu bir edayla anlatmasıdır. Ses tonundaki aitlik, göz beyazındaki resimdir geleceğe dair çizilen. Göz bebeklerindeki bebektir, bakmaya kıyılamayan arzulanan şey.

O’dur beklenen. Sadece o. Çünkü artık siz siz değilsinizdir, yürüyüşünüz, konuşmanız her şey o olur. Gülerken ona gülersiniz, susarken ona susar, uyurken ona uyursunuz. Hayalleriniz onadır, saatler hep ona geçer, bütün anlarda ondasınızdır. Var oluştur işte bu, kendinde yok olup onda var olmak. Ve çok şeyler söylemek istersiniz; ama gereksizliğinden korkar, onun güzelliğinden nemalanmasın diye kelimelerden kaçarsınız, ama kısacası da açıklar onu sizin için. 

Ve dersiniz; iyi ki varsın.


Esen Kalın.

9 Temmuz 2013 Salı

Hayatın Romanı yazılır mı yaşanır mı? -2

Korkuların, arzuların, kaygıların çoğalması insan için en kötü şeylerden birisi olsa gerek. Düşünemez, düşündüğünüz kadarını ifade edemez hatta bazen ifade ettiğinizi bile anlayamaz hale gelirsiniz. Bunlardan kurtulmak gerek deseniz, bunu fark etseniz ve buna uğraşsanız bile başaramazsınız. Kaygı, korku ve arzunuza neden olan şey, ya terk edilmeli ya da üstüne gidilmeli veyahut da elde edilmelidir. Peki hepsinin buluştuğu bir paydada bir kriz varsa, işte o zaman ya yok etmeli veya yok olmalısınız.

İnsan kendinde eksik olanı sever der Artur Schopenhauer, belki de birine delice bağlanmamız bundandır. Ama eksik olan şeye karşı duyduğumuz hayranlık, kişinin kendisinde bir yok olma, bir tükenmeye yol açıyorsa bu çok yıpratıcı ve bir o kadar da zorlayıcıdır. Bütün adımların uğrak noktası haline gelir eksikliğiniz, her şeyi onun üzerinden geçerek halletmeye çalışırsınız. Çünkü artık o eksiklikte kaybolmuşsunuzdur, o siz olmuştur.

Peki bu tamamıyla kötü bir şey mi? Elbette hayır. Hatta, asla.

Çünkü insanın bir şeyi istemesi onun eksikliğini hayatta hissetmesi ile alakalıdır. Onu elde etmek, onun yokluğundan daha baskın gelmiştir. Peki bir insanın hayatta en çok neyin eksikliğini hisseder? Neyi çok isterse onu. Hayalindeki meslekse mesela, ya da olmak istediği karaktere sahip kişiyi idol belirlemesi. Alplerde gidip yalnız başına yaşamak istemesi, yalnızlığı duyduğu hayranlıktandır. Peki bir insanın hayatta, bir kişiyi istemesi nedir? Onda kaybolmayı istemesi, gece uyurken ona uyuması, susarken ona susması sadece, yürürken ona gitmesi yürüdüğü yol ona gitmese bile. Güneşin kızgınlığına, ona hürmeten katlanması, soğukla arkadaş olması dişleri zangırdasa bile.

Bu aslında eksiklik değil, tamamıyla bir yokluğun göstergesi. Onun yokluğunun, ona duyulan susuzluğun, arzunun, kaygının, korkunun. İşte bu duyguların çoğalması kötü bir şey değildir, bilakis daha fazla bağlar insanı hayata. Umutlu olmak için kişisel gelişim seminerlerine falan katılmanız gerekmez, büyüklerden motivasyon konuşmalarına da ihtiyaç duymazsınız. Gönlünüz öyle dinginleşir ki, kalp akla hitap eder, ama daha iletişimcidir. Hayata daha dik durur, daha izzetli bakarsınız her şeye. Aslında insan eksik olan sevmez, yok olanı sever. Eksiklik tamamlanabilir, ama yokluk öyle değildir. Yokluk ancak varlıkla yer değiştirirse değer kazanır.

Uzun zamandır yokluk vardı hayatımda, hem de baya uzun zamandır. Şimdilerde varlığın sefasını sürüyorum, varlığının.

Bence insan, bir çift bakışla, ömrünü bitirebilir, yeterdir bu. Ben öyle yapacağım mesela. Buradaki mesela, öylesine anlamına değil bu sefer, belirtelim.

Varlığın varlığım.


Esen kalın.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Hayatın Romanını Yazarken, Pardon Yaşarken.



Mesela gündemle alakalı onlarca yazı okudunuz. Gezi parkına hiç gitmemiş hatta orayı hiç duymamış olmanıza rağmen sanki oradaymışsınız gibi haberleri okudunuz sosyal medyayı takip ettiniz hatta belki taraf oldunuz. 

Şimdi Mısır’daki gelişmeleri takip ediyor, köşelerden, bloglardan sosyal medyadan gelişmeleri takip ediyorsunuz. Bir hafta önce Türkiye’deki gelişmeler bizi sararken bir hafta sonra dünya gündemi bizim gündemimiz oluveriyor, hatta otobüsteki amca Mısır Stratejisti, bakkal Dış Politika uzmanı, twitter gençliği yorumcu rolüne soyunuyor, hatta kendini o zannediyor. Siyasetçiler ise işi bilmeyen kişiler olarak yaftalanıyor, eksik olmasınlar.


Sonraları, yani olaylaron sonrası değil, haberi veya gelişmeyi okuyup kendi dünyamıza dönünce her şey normalleşiyor, gelmeyen telefona üzülüyor, cepteki paranın azlığıyla tedirgin oluyor yani gerçek hayata dönüp “insanca” yaşamaya başlıyoruz.


Bakın bende ne oldu. Hani çok önemli olduğundan değil de, işte hani ilk yaptığınız ve tuzsuz olan tarhana çorbasını herkese elli defa anlatırsınız ya heyecandan, bu da öyle.


Birini ilk kez görünce, onunla alakalı geçmişte hiç hayaliniz planınız yoksa önemsiz anlardan birini yaşarsınız. Postacı misal, veya taksi şoförü. Ancak bir mektup bekliyorsanız veya misafir, bütün postacılar sizin için selam verilesi insan oluverir, bütün sarı renkli arabalar hayatınızın Ferrari’si gibi süzülür önünüzden.


Ya ilk kez gördüğünüz, hayalini kurduğunuz kişiyse. O zaman ezberler bozulur işte. Ben şöyle davranırım, vakur olurum, olduğum gibi olurum, alışırım, normal davranırımlar falan bir anda La Fonten hikaleyelerinden daha hikaye olur. Elinizi koyacak cep bulamaz, ses tonunuzu tanıyamaz, karşınızdakinin gözlerine bakamaz olduğunuz, bütün eşyaların size gülüyormuş gibi davrandığı bir dünyanın içinde bulursunuz kendinizi. İşte ona “o an” denir.

Yani bence “o an” o.


Merhaba dediğinde acaba bana mı diye düşünür ve hemen (10 saniye sonra) anlar, şey evet (evet ne demekse) merhaba dersiniz. Hoş geldiniz dediğinde, hoş bulduk teşekkür ederim dersiniz fakat zihniniz -hoş mu geldim, nereye geldim- demekle meşguldür. Mesela size güldüğünü görünce, acaba gerçekten mi bana mı,  yoksa sıradan bir gülüş mü diye hayıflanır, ikinci şık ağır basar (çünkü paranoyaklık Türklüğün yan etkilerindendir) hafif bir hayal kırıklığıyla vaktin içinde kaybolursunuz. O anda, onun da çok heyecanlı olduğunu, aynı şeyleri onun da -hatta daha fazlasını- yaşadığını düşünemez, sanki bütün dünya arşa toplanmış seni/sizi izliyormuş gibi bir duyguyla –ben nasıl bir halt yiyorum- diye büklüm büklüm oturursunuz. Birileri bir cümleyle buhranlı dünyanızı dağıtmadıkça o güne kadar ki özgüveninizin eserini göremezsiniz. Konuşmalar, konferanslar, toplantılar, arkadaş çevrelerindeki esprileri sanki siz yapmamışsınız da dublörünüz yapmış gibidir. O esnada bir ses duyarsınız, “noldu artist? Konuşsana? Es gürle hadi, şöyle yaptım, böyle yaptım diye sağda solda atıyorsun hadi konuşsana? Diyerek sanki nazire yapar, tahrik eder ama tahrik indirimine girecek kararı çıkartacak cesaretiniz olmadığı için konuşma hakkınız olmasına rağmen susarsınız, haklı olarak.


Sonra birkaç kelime daha söylenir, fakat havadadır daha sözler, beyninizin işlemcileri çok ısındığından o kelimelerin size söylendiğini geç algılarsınız. Algıladığınızda da sizden daha önce olaya vakıf olan zihnin sahipleri gözleriyle sizi süzmektedir. Şey evet ben tamam, (anlamsız dört kelimeyle falsoya devam ediyorsunuzdur) teşekkür ederim iyiyim siz nasılsınız diyerek basit olan durumu daha da basitleştirmiş olursunuz, mecburen.


Bir iki üç derken bakışlar birbirini tanır sesler artık kendi arasında dansını yaparken, artık yüz hatları da söz dinlemeye başlar konuşurken, gülümsemeye ayak uydurur, gerilime yavaş tepkiler vererek süreci dinlendirir. Derken samimi cümleler dünyalar benim mi olacak acaba hayıflanmasını yaşatmaya başlar, öncesinde kurulan hayallerin aktörüyle, an ki aktörün tutarlılığı zihinde karşılaştırılacaktır. İşte onları beyin yapmaz, yapamaz, çünkü o hayaller artık kendi başına bir dünya olmuş, kendi hükümranlığını kurmuştur. O dünyayı -öncesinde senin olan-  tekrar fethetmek için sevginin anahtarıyla kilidi zorlamak şarttır. Ve ne acıdır ki bu iksirin formülünde iki tarafında sevgisine ihtiyaç vardır. Bunun damlaları dökülürse dudaklardan fark etmeden de olsa iksir bir anda pof diyecek, ve hayallerdeki kişiler değil olaylar ve beklentiler kalacaktır. O dünyanın küçük kıyametidir işte bu, artık sadece siz kalmışsınızdır.

 O ve sen. Yani siz.

Mesela ben, son görüşümün ilk anında, bir anda gözlerimin karardığını daha doğru tabirle beyazda kaybolduğunu hissetmiştim. O an, “tamam işte ya, bu o, o bu,” (belki başka şeyler de söylemiş olabilirim bende kalsın J ) demiştim. Derken konuşurken o hep bakıyordu, yani yanımda olsa da olmasa da. Ben başkasına bakarken onu görüyordum. Sanırım iksir artık dudaklardan değil gözlerden gelen bakışlarla da yapılabiliyordu, böylece yeni bir formül daha öğrenmiştim. Bakışların iksiri, sevginin. Kaşlarını hafif eğip, bazı şeylere üzüldüğünü ifade ettiği zaman, bir annenin nasıl üzülebileceğini daha iyi anlamıştım onda, gülümserken ki samimiyeti bir babanın edasını taşıyordu. Her bir davranışı sanki daha önce birileri tarafından hazırlanmış ve yorumlanmıştı, ama öyle değildi emindim, sen her bir defasında kayboluyordun bakışlarında, ben yani. Sonra, sonra bir kelam yazdığında sana, aptalca ekrana bakmak ne demek onu da anlamış oluyordum. Tekrar okuyordum, tekrar okuyordum, sanki her bir kelimeden daha farklı anlam çıkması gerekiyormuş gibi, çıkıyordu da. Duygunun yoğunluğunu anlamaya çalışıyordum, duyguların müneccimliğine mi soyunuyordum acaba. Yazıdaki renk veya eğim bile insanı gülümsetiyordu. Sonra beklemeler, en güzel en nadir, en tatlı beklemeler. Bir haberi, bir selamı, bir duayı beklemeler. Bekledikçe, daha fazla haber verme, dua etme, selam gönderme isteği. İşte yıllandıkça lezzetlenen şeyler böyle olsa gerek. Daha yoğun, daha hisli. Dilin kalbine sığmamaya başlıyor, her şeyi yazasın her şeyi söyleyesin geliyor ama yapamıyorsun, yapamadıkça da daha da için içine sığmıyor, sığmadıkça yatağında küçülüyor, daha fazla gülümsüyor, sabahın sekizinde inşaata başlayan  operatöre bile kolay gelsin diyebiliyorsun.

Neyse, çok uzattım, aslında bu sadece bir kelimenin özeti, daha romanımızın özeti var, hayatta yaşanacak olan romanın özeti. Sonrasında da romanı yazarım umarım, tabii onunla beraber.

Esen kalın.