Mesela gündemle alakalı onlarca yazı okudunuz. Gezi parkına
hiç gitmemiş hatta orayı hiç duymamış olmanıza rağmen sanki oradaymışsınız gibi
haberleri okudunuz sosyal medyayı takip ettiniz hatta belki taraf oldunuz.
Şimdi Mısır’daki gelişmeleri takip ediyor, köşelerden, bloglardan sosyal
medyadan gelişmeleri takip ediyorsunuz. Bir hafta önce Türkiye’deki gelişmeler
bizi sararken bir hafta sonra dünya gündemi bizim gündemimiz oluveriyor, hatta
otobüsteki amca Mısır Stratejisti, bakkal Dış Politika uzmanı, twitter gençliği
yorumcu rolüne soyunuyor, hatta kendini o zannediyor. Siyasetçiler ise işi
bilmeyen kişiler olarak yaftalanıyor, eksik olmasınlar.
Sonraları, yani olaylaron sonrası değil, haberi veya
gelişmeyi okuyup kendi dünyamıza dönünce her şey normalleşiyor, gelmeyen
telefona üzülüyor, cepteki paranın azlığıyla tedirgin oluyor yani gerçek hayata
dönüp “insanca” yaşamaya başlıyoruz.
Bakın bende ne oldu. Hani çok önemli olduğundan değil de,
işte hani ilk yaptığınız ve tuzsuz olan tarhana çorbasını herkese elli defa
anlatırsınız ya heyecandan, bu da öyle.
Birini ilk kez görünce, onunla alakalı geçmişte hiç
hayaliniz planınız yoksa önemsiz anlardan birini yaşarsınız. Postacı misal,
veya taksi şoförü. Ancak bir mektup bekliyorsanız veya misafir, bütün
postacılar sizin için selam verilesi insan oluverir, bütün sarı renkli arabalar
hayatınızın Ferrari’si gibi süzülür önünüzden.
Ya ilk kez gördüğünüz, hayalini kurduğunuz kişiyse. O zaman
ezberler bozulur işte. Ben şöyle davranırım, vakur olurum, olduğum gibi olurum,
alışırım, normal davranırımlar falan bir anda La Fonten hikaleyelerinden
daha hikaye olur. Elinizi koyacak cep bulamaz, ses tonunuzu tanıyamaz,
karşınızdakinin gözlerine bakamaz olduğunuz, bütün eşyaların size gülüyormuş
gibi davrandığı bir dünyanın içinde bulursunuz kendinizi. İşte ona “o an”
denir.
Yani bence “o an” o.
Merhaba dediğinde acaba bana mı diye düşünür ve hemen (10
saniye sonra) anlar, şey evet (evet ne demekse) merhaba dersiniz. Hoş geldiniz
dediğinde, hoş bulduk teşekkür ederim dersiniz fakat zihniniz -hoş mu geldim,
nereye geldim- demekle meşguldür. Mesela size güldüğünü görünce, acaba
gerçekten mi bana mı, yoksa sıradan bir gülüş
mü diye hayıflanır, ikinci şık ağır basar (çünkü paranoyaklık Türklüğün yan
etkilerindendir) hafif bir hayal kırıklığıyla vaktin içinde kaybolursunuz. O
anda, onun da çok heyecanlı olduğunu, aynı şeyleri onun da -hatta daha
fazlasını- yaşadığını düşünemez, sanki bütün dünya arşa toplanmış seni/sizi
izliyormuş gibi bir duyguyla –ben nasıl bir halt yiyorum- diye büklüm büklüm
oturursunuz. Birileri bir cümleyle buhranlı dünyanızı dağıtmadıkça o güne kadar
ki özgüveninizin eserini göremezsiniz. Konuşmalar, konferanslar, toplantılar,
arkadaş çevrelerindeki esprileri sanki siz yapmamışsınız da dublörünüz yapmış
gibidir. O esnada bir ses duyarsınız, “noldu artist? Konuşsana? Es gürle hadi,
şöyle yaptım, böyle yaptım diye sağda solda atıyorsun hadi konuşsana? Diyerek
sanki nazire yapar, tahrik eder ama tahrik indirimine girecek kararı çıkartacak
cesaretiniz olmadığı için konuşma hakkınız olmasına rağmen susarsınız, haklı
olarak.
Sonra birkaç kelime daha söylenir, fakat havadadır daha
sözler, beyninizin işlemcileri çok ısındığından o kelimelerin size söylendiğini
geç algılarsınız. Algıladığınızda da sizden daha önce olaya vakıf olan zihnin
sahipleri gözleriyle sizi süzmektedir. Şey evet ben tamam, (anlamsız dört
kelimeyle falsoya devam ediyorsunuzdur) teşekkür ederim iyiyim siz nasılsınız
diyerek basit olan durumu daha da basitleştirmiş olursunuz, mecburen.
Bir iki üç derken bakışlar birbirini tanır sesler artık
kendi arasında dansını yaparken, artık yüz hatları da söz dinlemeye başlar
konuşurken, gülümsemeye ayak uydurur, gerilime yavaş tepkiler vererek süreci
dinlendirir. Derken samimi cümleler dünyalar benim mi olacak acaba
hayıflanmasını yaşatmaya başlar, öncesinde kurulan hayallerin aktörüyle, an ki
aktörün tutarlılığı zihinde karşılaştırılacaktır. İşte onları beyin yapmaz,
yapamaz, çünkü o hayaller artık kendi başına bir dünya olmuş, kendi
hükümranlığını kurmuştur. O dünyayı -öncesinde senin olan- tekrar fethetmek için sevginin anahtarıyla
kilidi zorlamak şarttır. Ve ne acıdır ki bu iksirin formülünde iki tarafında
sevgisine ihtiyaç vardır. Bunun damlaları dökülürse dudaklardan fark etmeden de
olsa iksir bir anda pof diyecek, ve hayallerdeki kişiler değil olaylar ve
beklentiler kalacaktır. O dünyanın küçük kıyametidir işte bu, artık sadece siz
kalmışsınızdır.
O ve sen. Yani siz.
Mesela ben, son görüşümün ilk anında, bir anda gözlerimin
karardığını daha doğru tabirle beyazda kaybolduğunu hissetmiştim. O an, “tamam
işte ya, bu o, o bu,” (belki başka şeyler de söylemiş olabilirim bende kalsın J
) demiştim. Derken konuşurken o hep bakıyordu, yani yanımda olsa da olmasa da.
Ben başkasına bakarken onu görüyordum. Sanırım iksir artık dudaklardan değil
gözlerden gelen bakışlarla da yapılabiliyordu, böylece yeni bir formül daha
öğrenmiştim. Bakışların iksiri, sevginin. Kaşlarını hafif eğip, bazı şeylere
üzüldüğünü ifade ettiği zaman, bir annenin nasıl üzülebileceğini daha iyi
anlamıştım onda, gülümserken ki samimiyeti bir babanın edasını taşıyordu. Her
bir davranışı sanki daha önce birileri tarafından hazırlanmış ve yorumlanmıştı,
ama öyle değildi emindim, sen her bir defasında kayboluyordun bakışlarında, ben
yani. Sonra, sonra bir kelam yazdığında sana, aptalca ekrana bakmak ne demek
onu da anlamış oluyordum. Tekrar okuyordum, tekrar okuyordum, sanki her bir
kelimeden daha farklı anlam çıkması gerekiyormuş gibi, çıkıyordu da. Duygunun
yoğunluğunu anlamaya çalışıyordum, duyguların müneccimliğine mi soyunuyordum
acaba. Yazıdaki renk veya eğim bile insanı gülümsetiyordu. Sonra beklemeler, en
güzel en nadir, en tatlı beklemeler. Bir haberi, bir selamı, bir duayı
beklemeler. Bekledikçe, daha fazla haber verme, dua etme, selam gönderme
isteği. İşte yıllandıkça lezzetlenen şeyler böyle olsa gerek. Daha yoğun, daha
hisli. Dilin kalbine sığmamaya başlıyor, her şeyi yazasın her şeyi söyleyesin
geliyor ama yapamıyorsun, yapamadıkça da daha da için içine sığmıyor,
sığmadıkça yatağında küçülüyor, daha fazla gülümsüyor, sabahın sekizinde
inşaata başlayan operatöre bile kolay
gelsin diyebiliyorsun.
Neyse, çok uzattım, aslında bu sadece bir kelimenin özeti,
daha romanımızın özeti var, hayatta yaşanacak olan romanın özeti. Sonrasında da
romanı yazarım umarım, tabii onunla beraber.
Esen kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder