3 Temmuz 2013 Çarşamba

Hayatın Romanını Yazarken, Pardon Yaşarken.



Mesela gündemle alakalı onlarca yazı okudunuz. Gezi parkına hiç gitmemiş hatta orayı hiç duymamış olmanıza rağmen sanki oradaymışsınız gibi haberleri okudunuz sosyal medyayı takip ettiniz hatta belki taraf oldunuz. 

Şimdi Mısır’daki gelişmeleri takip ediyor, köşelerden, bloglardan sosyal medyadan gelişmeleri takip ediyorsunuz. Bir hafta önce Türkiye’deki gelişmeler bizi sararken bir hafta sonra dünya gündemi bizim gündemimiz oluveriyor, hatta otobüsteki amca Mısır Stratejisti, bakkal Dış Politika uzmanı, twitter gençliği yorumcu rolüne soyunuyor, hatta kendini o zannediyor. Siyasetçiler ise işi bilmeyen kişiler olarak yaftalanıyor, eksik olmasınlar.


Sonraları, yani olaylaron sonrası değil, haberi veya gelişmeyi okuyup kendi dünyamıza dönünce her şey normalleşiyor, gelmeyen telefona üzülüyor, cepteki paranın azlığıyla tedirgin oluyor yani gerçek hayata dönüp “insanca” yaşamaya başlıyoruz.


Bakın bende ne oldu. Hani çok önemli olduğundan değil de, işte hani ilk yaptığınız ve tuzsuz olan tarhana çorbasını herkese elli defa anlatırsınız ya heyecandan, bu da öyle.


Birini ilk kez görünce, onunla alakalı geçmişte hiç hayaliniz planınız yoksa önemsiz anlardan birini yaşarsınız. Postacı misal, veya taksi şoförü. Ancak bir mektup bekliyorsanız veya misafir, bütün postacılar sizin için selam verilesi insan oluverir, bütün sarı renkli arabalar hayatınızın Ferrari’si gibi süzülür önünüzden.


Ya ilk kez gördüğünüz, hayalini kurduğunuz kişiyse. O zaman ezberler bozulur işte. Ben şöyle davranırım, vakur olurum, olduğum gibi olurum, alışırım, normal davranırımlar falan bir anda La Fonten hikaleyelerinden daha hikaye olur. Elinizi koyacak cep bulamaz, ses tonunuzu tanıyamaz, karşınızdakinin gözlerine bakamaz olduğunuz, bütün eşyaların size gülüyormuş gibi davrandığı bir dünyanın içinde bulursunuz kendinizi. İşte ona “o an” denir.

Yani bence “o an” o.


Merhaba dediğinde acaba bana mı diye düşünür ve hemen (10 saniye sonra) anlar, şey evet (evet ne demekse) merhaba dersiniz. Hoş geldiniz dediğinde, hoş bulduk teşekkür ederim dersiniz fakat zihniniz -hoş mu geldim, nereye geldim- demekle meşguldür. Mesela size güldüğünü görünce, acaba gerçekten mi bana mı,  yoksa sıradan bir gülüş mü diye hayıflanır, ikinci şık ağır basar (çünkü paranoyaklık Türklüğün yan etkilerindendir) hafif bir hayal kırıklığıyla vaktin içinde kaybolursunuz. O anda, onun da çok heyecanlı olduğunu, aynı şeyleri onun da -hatta daha fazlasını- yaşadığını düşünemez, sanki bütün dünya arşa toplanmış seni/sizi izliyormuş gibi bir duyguyla –ben nasıl bir halt yiyorum- diye büklüm büklüm oturursunuz. Birileri bir cümleyle buhranlı dünyanızı dağıtmadıkça o güne kadar ki özgüveninizin eserini göremezsiniz. Konuşmalar, konferanslar, toplantılar, arkadaş çevrelerindeki esprileri sanki siz yapmamışsınız da dublörünüz yapmış gibidir. O esnada bir ses duyarsınız, “noldu artist? Konuşsana? Es gürle hadi, şöyle yaptım, böyle yaptım diye sağda solda atıyorsun hadi konuşsana? Diyerek sanki nazire yapar, tahrik eder ama tahrik indirimine girecek kararı çıkartacak cesaretiniz olmadığı için konuşma hakkınız olmasına rağmen susarsınız, haklı olarak.


Sonra birkaç kelime daha söylenir, fakat havadadır daha sözler, beyninizin işlemcileri çok ısındığından o kelimelerin size söylendiğini geç algılarsınız. Algıladığınızda da sizden daha önce olaya vakıf olan zihnin sahipleri gözleriyle sizi süzmektedir. Şey evet ben tamam, (anlamsız dört kelimeyle falsoya devam ediyorsunuzdur) teşekkür ederim iyiyim siz nasılsınız diyerek basit olan durumu daha da basitleştirmiş olursunuz, mecburen.


Bir iki üç derken bakışlar birbirini tanır sesler artık kendi arasında dansını yaparken, artık yüz hatları da söz dinlemeye başlar konuşurken, gülümsemeye ayak uydurur, gerilime yavaş tepkiler vererek süreci dinlendirir. Derken samimi cümleler dünyalar benim mi olacak acaba hayıflanmasını yaşatmaya başlar, öncesinde kurulan hayallerin aktörüyle, an ki aktörün tutarlılığı zihinde karşılaştırılacaktır. İşte onları beyin yapmaz, yapamaz, çünkü o hayaller artık kendi başına bir dünya olmuş, kendi hükümranlığını kurmuştur. O dünyayı -öncesinde senin olan-  tekrar fethetmek için sevginin anahtarıyla kilidi zorlamak şarttır. Ve ne acıdır ki bu iksirin formülünde iki tarafında sevgisine ihtiyaç vardır. Bunun damlaları dökülürse dudaklardan fark etmeden de olsa iksir bir anda pof diyecek, ve hayallerdeki kişiler değil olaylar ve beklentiler kalacaktır. O dünyanın küçük kıyametidir işte bu, artık sadece siz kalmışsınızdır.

 O ve sen. Yani siz.

Mesela ben, son görüşümün ilk anında, bir anda gözlerimin karardığını daha doğru tabirle beyazda kaybolduğunu hissetmiştim. O an, “tamam işte ya, bu o, o bu,” (belki başka şeyler de söylemiş olabilirim bende kalsın J ) demiştim. Derken konuşurken o hep bakıyordu, yani yanımda olsa da olmasa da. Ben başkasına bakarken onu görüyordum. Sanırım iksir artık dudaklardan değil gözlerden gelen bakışlarla da yapılabiliyordu, böylece yeni bir formül daha öğrenmiştim. Bakışların iksiri, sevginin. Kaşlarını hafif eğip, bazı şeylere üzüldüğünü ifade ettiği zaman, bir annenin nasıl üzülebileceğini daha iyi anlamıştım onda, gülümserken ki samimiyeti bir babanın edasını taşıyordu. Her bir davranışı sanki daha önce birileri tarafından hazırlanmış ve yorumlanmıştı, ama öyle değildi emindim, sen her bir defasında kayboluyordun bakışlarında, ben yani. Sonra, sonra bir kelam yazdığında sana, aptalca ekrana bakmak ne demek onu da anlamış oluyordum. Tekrar okuyordum, tekrar okuyordum, sanki her bir kelimeden daha farklı anlam çıkması gerekiyormuş gibi, çıkıyordu da. Duygunun yoğunluğunu anlamaya çalışıyordum, duyguların müneccimliğine mi soyunuyordum acaba. Yazıdaki renk veya eğim bile insanı gülümsetiyordu. Sonra beklemeler, en güzel en nadir, en tatlı beklemeler. Bir haberi, bir selamı, bir duayı beklemeler. Bekledikçe, daha fazla haber verme, dua etme, selam gönderme isteği. İşte yıllandıkça lezzetlenen şeyler böyle olsa gerek. Daha yoğun, daha hisli. Dilin kalbine sığmamaya başlıyor, her şeyi yazasın her şeyi söyleyesin geliyor ama yapamıyorsun, yapamadıkça da daha da için içine sığmıyor, sığmadıkça yatağında küçülüyor, daha fazla gülümsüyor, sabahın sekizinde inşaata başlayan  operatöre bile kolay gelsin diyebiliyorsun.

Neyse, çok uzattım, aslında bu sadece bir kelimenin özeti, daha romanımızın özeti var, hayatta yaşanacak olan romanın özeti. Sonrasında da romanı yazarım umarım, tabii onunla beraber.

Esen kalın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder