Ramazan Ayı üzerine söylenecek şey çok fazladır hepimizde,
artık bıktıracak düzeye gelen yeni nesil gençlerin bile söylediği –nerden
biliyorsalar, ama herkesin eskisi vardır, kızmayalım onlara- “nerde o eski ramazanlar” repliği bunların
başında geliyor. Aslında özlenilen Ramazan ayının eskileri değil, şu an yaşlı
olan insanların kurdurduğu bağlarla yetişen insanlar. Bütün kardeşlerin
sırasıyla iftar aldığı, komşunun eşin dostun yakınlardaki talebelerin davet
edildiği, kumanyaların şekil için değil Allah rızası için dağıtılsın diyen
insanların bol olduğu Ramazanlar özleniyor şu an.
Yeryüzü iftarı adı altında, Vakko eşarp takıp, Mercedes’le
mekana gelip Anti-Kapitalist olan (?) sözüm ona iradeli Müslümanların vermek
istediği mesajlardaki Ramazan değil özlenen. Demokrasi, Siyaset, Sosyalizm gibi
içi boşaltılmış kelimelerle eylemlerini bezeyip, Müslümanlık kisvesi altında
sağ ve sol kesimin tamamına hoş görünmeye çalışarak yapılan iftarlarla da
alakalı değil özlenen Ramazan. Caminin ezan sesine kızıp akşam iftara katılıp
ne güzel oldu ya diyenlerin de bahsettiği şey değil Ramazan.
Siz Ramazan Ayını çok yanlış anlamışsınız azizim.
Neyse Ramazan ayının ne olduğunu anlatmak haddimize değil,
ama onların anladığı gibi olmadığı ortada. Şu kadarını söylemekte fayda var,
Kuran-ı Kerimin ayıdır Ramazan, onun içinde ne varsa, odur bu ay.
Açlık belki de ilk kez bu kadar fazla hissediliyor dünya
üzerinde. Çünkü açlardan daha ziyade, tokluktan acıkan insanlar var. Aksi
takdirde milyonlarca açı anlamamız için Ramazan ayının gelmesine hacet yok. Ama
yekünde belirli bir saate kadar sindirim sistemine bir yiyecek gitmemesi açlık
mefhumunu hatırlatıyor ister istemez. Bu somut olan açlık, çözümü var, top
atılır suyunu içer yemeğini balina gibi yer şişersin hooop açlık geçer.
Ya manevi açlık. Hani bir an burada oluverseydi dediğimiz
gönle duyulan açlık. En sitemli, en gaddar duyguların zihinde hatta kalpte
hüküm sürdüğü zamanlarda düştüğümüz boşluk. Vazgeçemediğimiz insanı
duygularımızın simsarlığıyla beslenen bencillik dürtüsünün zaferiyle sonuçlanan
bir anda, aradığımız liman. Yokmuş gibi davranıp, sadece size var olduğunuzu
hatırlatacak bir çift göz. Kelime israfından sakınıp iki kelimelik “seni
özledim” le dünyaları önünüze yıkacak bir nefes. Derler ya, sen onu seçersin
cenazene ben gelirim. Siz her şeyi bencilce yaşarsınız, sizi her defasında
saran o olur. Vefanın kalıp taşıdır esasında. Bunu anladığınız da bazen iş
işten geçmiştir.
Bunu öncesinde fark ederse peki kişi? Ilık bir sızıntının
kalbini doldurduğunu, taşırdığını tüm benliğini sarmaya başladığını hissederse.
Gecesi gündüzü toprağı taşı bu duygudan beslenirken kişinin, bir anda onun
gidiverecek olmasından korkarsa, ya onun hissettiği açlık? Herhangi bir yemek
veya herhangi bir şiir doyurur mu bu açlığı? En güzel cümlelerle methiyeler
düzülse, en güzel yüzler toplanıp karşısına gülümseme töreni yapsa zerre erime
olur mu buz olmuş gönül dağında.
Olmaz. Yaşanmak istenen tek şey, senin için var olmaya başladığını,
var olduğunu bilmektir. Bunu sana hissettirmesidir bir de. Onun gülümsemesinin
size sunduğu en güzel yemeklerdir açlığınızı doyuracak olan. Küçük bir
ilgisidir, var olmanızdan duyduğu hoşnutluğu bir edayla anlatmasıdır. Ses tonundaki
aitlik, göz beyazındaki resimdir geleceğe dair çizilen. Göz bebeklerindeki
bebektir, bakmaya kıyılamayan arzulanan şey.
O’dur beklenen. Sadece o. Çünkü artık siz siz değilsinizdir,
yürüyüşünüz, konuşmanız her şey o olur. Gülerken ona gülersiniz, susarken ona
susar, uyurken ona uyursunuz. Hayalleriniz onadır, saatler hep ona geçer, bütün
anlarda ondasınızdır. Var oluştur işte bu, kendinde yok olup onda var olmak. Ve
çok şeyler söylemek istersiniz; ama gereksizliğinden korkar, onun güzelliğinden
nemalanmasın diye kelimelerden kaçarsınız, ama kısacası da açıklar onu sizin
için.
Ve dersiniz; iyi ki varsın.
Esen Kalın.
Düşüncene sağlık abi, Ramazan'ın bereketini ve asıl anlamını kaybettiğimiz şu günlerde tam da konunun üzerine basan bir yazı olmuş...
YanıtlaSil