14 Ağustos 2011 Pazar

Vodafone-Aydın Boysan ve Şenlikler.


Aydın Boysan’ı bilirsiniz. Mimar ve gazeteci ünvanına sahip epey emektar bir Akademisyendir. Farklı bir yüzü daha vardır Boysan’ın. Rakı ile ismi anılan ender isimlerden biridir. Rakı nasıl içilir, rakı adabı nasıldır gibi sorulara google amcanın verdiği cevaplar arasında hep Aydın Boysan vardır.

Vodafone’un reklamında “Eski Ramazan Sohbetleri” temasını işliyor Aydın Boysan. Reklamda kullanılan mesaj gayet normal ve hatta başarılı. Seçilen yer, seçilen unsurlar kelimeler de konsepte gayet uygun.  Ancak bir sıkıntı var. Reklamın unsurları  vardır herkesçe bilinen, hedef kitlenin kim olduğu ve ürünün kime hizmet ettiği. Ürün gsm hizmeti, hedef kitle ise

-Türkiye’de Ramazan Sohbetleri’nin tadını almı ve hasretini duyan kişiler,

-Ramazan Sohbetleri mesajıyla sevdiği yakınlarını (özellikle yaşlıları) araması beklenen gençler.

Şimdi iki hedef kitleye kısaca bakıp devam edelim. Birinci hedef kitlemiz Ramazan Sohbetleri’nin tadını almış kimseler. Yani eski Ramazanları bilenler, yani büyük çoğunlukla oruç tutan, sahura kadar oturan, iftarlara birbirine giden insanlar. Hülasa muhafazakar insanlar (çoğunlukla). Medyada çıkan tepkilerin çok büyük bir kısmı da kendisini muhafazakar olarak tanımlayan insanlardan geldi. Şikayetlerde Aydın Boysan yoktu bireysel olarak, problem rakı ile özdeşleşmiş birisinin Ramazan Ayı’nda sohbet konseptiyle çıkar amaçlı kullanılmasıydı. Yani içki Ramazan Ayı’na uymazdı, Aydın Boysan’da Ramazan Sohbetleri’ne uymadı. Yani muhafazakar kesim bu reklamdan haz almadı ve dolayısıyla ürün olan hizmetten faydalanma noktasında herhangi bir hareket reklam diliyle action (AIDA’nın son halkası, Attend, Interest, Desire, Action)  söz konusu olmayacaktı.

Diğer hedef kitle ise en değişken olan kitle. Ve “Ramazan Sohbetleri “ konseptinden etkilenme ihtimali en az olan kesim. Hedef kitle yanlış mı ? Değil ama bu hedef kitle zaten ikincil hedef kitle olarak reklama yerleştirilmiş. Ancak gençlerin tamamen sms’e meyli olduğunu düşünürsek içinde “arama” içeren yaklaşımlardan çok da etkilenmediği aşikar.

Ramazan Ayı özel günler bakımından birçok firmanın vazgeçilmez fırsatlarından. Kapitalizm’in ürünü olan 14 Şubat, Anneler Günü, Babalar günü gibi çıkar amaçlı ( çıkışları öyle olmasa bile sonradan çıkar amacına uygun hale getirildi) kullanılan özel günlerden başka önlerine sunulan müthiş bir fırsattı. İnsanlara pazarlanmalıydı bu. Özellikle içecek firmaları bunu kullanır oldu. Uludağ Gazoz bir hafta önce bikinili genç kızlarla reklam yaparken bir hafta sonra ney sesiyle reklam yaptı. Bunu profesyonellikle açıklayabiliriz ama yine de tartışılmaya açık bir konu.

Ramazan Şenliklerine gelince, artık tamamen çığrığından çıktı ve insanları ilçelerden ilçelere göç etmek zorunda bırakan bir eğlence halini aldı. Kullanılan enstrümanların hiçbirinin islamiyetle ve Ramazan Ayı ile alakası yok. Halkın bu tarz eğlenceleri ise tamamen Ramazan Ayı’ndan bağımsız olarak “öylesine vakit geçirme” olarak gördüğü ise ayan beyan ortada. Hatta daha da arsızları “deli kızlar var la” diyecek kadar amacından uzak bir şekilde kullanıyor bu ortamları.

Sonuç itibariyle Vodafone’nun reklamındaki tutarsızlıkta farklı amaçlar da düşünülmüş olabilir, zıtlık amacı güdülmüş olabilir ama benim gözümde para kaybından başka bir şey değil. Hele ki Ramazan Ayı için böyle bir kişiliğin kullanılmış olması beni fazlasıyla irrite etti.

Ramazan Şenlikleri de yeni bir eğlence alanı; ama Ramazan Ayı ile alakası yok. Şenlik deyip geçsinler yeterli. 

11 Ağustos 2011 Perşembe

Toplumsal Analizler-1

“Tahammül etmenin zorluğuyla nefret etmenin kolaylığı Nascar’da yarışır.”

Bu yazıda biraz daha pragmatik davranıp günlük hayatımızda kullandığımız terimleri, sosyal kurumları ele alıp kendi dilimizce çevirip aktarmaya çalışacağım.
Cümleler intihal değildir, alıntılar vardır, yorumlamalar vardır kaynakçayı da en sonda belirteceğim, sıkıntı yok.

Başlayalım.

1-Sosyal Kurumların Ortaya Çıkması

Her kurum bir gereksinmeye yanıt olarak doğar. Toplumsal ihtiyaçlar kişilerin bireysel taleplerinin halkın genelinde yanıt bulması üzerine ihtiyaç genelleşir ve sosyal bir arzu olarak devletten istenilir. Bu diplomatik veya bürokratik yollarla olmasa bile yaşantılar bunu devlete hissettirebilir.
Ama aynı kurum tüm toplum için işlevsel olmayabilir. Diyanet işleri buna örnek olarak gösterilebilir.
Sünni kesimler için büyük bir anlam ifade ederken Alevi, Şii(azınlıkta olsa da) Hıristiyan kesimler için çok da bir şey ifade etmez. Hatta Devletin seküler yapısına aykırı bir kurum olduğu da hala tartışılır ve tartışılmaktadır.
Bu analizde son olarak şunu ifade etmek de fayda var; İşlevini yitirdiği halde varlığını sürdüren kurumlar bulunabilir. Ama toplumsal yaşam için engel durumuna gelmiş kurumların varlıklarını sürdürebilmesi mümkün değildir.
Ruhban okulu tartışması, 35. Madde, Emasya (Kısa süre önce kaldırıldı) bunlara örnek verilebilir.

2-Devletin somut olarak ortaya çıktığı dönem

Devlet öyle atılıp tutuldüğü gibi ilk insanlarla falan doğmadı. Devlet “Ulusal Toplum” toplum aşamasından sonra ortaya çıktı. Ulusal Toplum aşaması ise Feodalite’nin yıkılmasından sonra yani 16. Ve 17. YY’dan sonra tam manasıyla kendini oluşturdu. Çünkü devlet kurumunun oluşabilmesi için Egemen Gücün meşru bir şekilde kendi hükümranlığını sağlaması gerekiyor.  (Bu seçimle de olabilir kast sistemiyle de v.s de)

3-Emperyalizmin Oyunu mu bu?

Hani son zamanlarda moda olan bir terim varya “emperyalizm” amiyane tabirle sömürü düzeni. Gerçi ikisi de amiyane ama olsun. ( Yıldıray Oğur’un bugünkü yazısın da tavsiye ederim bu konuda, http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=2917&y%FDld%FDray_o%F0ur-bana_emperyalizmin_bir_oyunu_mu_bu_)
Gelişmiş ülkelerin Siyasal Kurumlarını biçimsel olarak taklit eden geri kalmış ülkeler asıllarına benzer şekilde işlemiyorlar. Çünkü esinlendikleri kurumun doğup geliştiği toplumsal yapıdan yoksunlar. Hal böyle olunca değişim gerçekleşse yani Egemen güç değişse bile Ülke dinamiklerinin tam oturması mümkün olmuyor. Çünkü gelişmiş toplumların geçirmiş olduğu evreleri geçirmeden bir anda hatta jakoben bir şekilde siyasal rejimlerinin değişmesiyle karşı karşıya kalıyorlar.

Irak’a demokrasi götürme tutkusunun hüsranla sonuçlanmasının nedeni budur. Hayatlarında demokrasi görmemiş, seçme hakkı nedir bilmeyen siyasal mekanizmalarda bırakın etkin şekilde edilgen bir şekilde bile yer almamış bireylerin yaşamış olduğu uyum sorunu ve sendromu ülkenin yapılanmasını geciktirdiği gibi halkın kendi iç huzurunu sağlayabilmesine de engel olmuştur.

Bunun örneklerini yakın zamanda Mısır’da Tunus’da Libya’da yaşadığımızdan ve yaşayacağımızdan emin olabilirsiniz.

4-Toplumun tepkilerinin Sosyal Yansıması

Evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmenin yasak olduğu toplumlarda farklı çözümler bulunur bireyler tarafından. Ekonomik zorluklar içerisinde olan kişi, baskılardan da çekindiği için sevdiği kişiyi kaçırmaya mecbur kalır. Böyle bir durumda bu “kız kaçırma” kurum olarak toplum literatüründe yerini alır. Ancak bu eylem baskının olmadığı bir ortamda, yani cinsel özgürlüğün ve ekonomik yeterliliğin olduğu bir ortamda gerçekleşirse bu “sapkınlık” olarak ifade edilir.

Ve devamı gelecek olan yazıyı güzel bir ifadeyle bitirelim.

“Benzeyenlerden oluşan bir toplumda benzemeyenleri anlama gereksinimi yoktur”

Kaynakça:

Ahmet Taner Kışlalı, (Siyaset Bilimi 1989)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Operasyon var dediler geldik !!!: İçimizdeki Afrikalılar

Operasyon var dediler geldik !!!: İçimizdeki Afrikalılar: "Aslında bunun aslı Mustafa Denizli’nin yıllar önce bir maçtan sonra (spekülatif haber yapan ve kötü oynadığı söylenen ) bazı kesimleri hed..."

İçimizdeki Afrikalılar



Aslında bunun aslı Mustafa Denizli’nin yıllar önce bir maçtan sonra (spekülatif haber yapan ve kötü oynadığı söylenen ) bazı kesimleri hedef göstererek: ”içimizdeki İrlandalıları temizlememiz lazım” demişti. O gün bugündür kullanılır bu söz öbeği. Yani nankör, ispiyoncu, ajan sıfatlarına karşılık olarak kullanır ve onları yaftalarız. Kötüdür bu öbek kötü yani.

Ama…

Ben bu sefer öyle kullanmadım. Ömer Üründül’ün “korkunç bir gol” (çok güzel olduğunu söylemeye çalışıyor) demesi gibi yazayım dedim. Çünkü gerçekten içimizde kötü vecizeler kullanılamayacak kadar Afrikalılar var, iyi saatte olsunlar eksilmesinler artsınlar. (Sayı olarak Bkz. Star Wars Android ordusu)

Haftalar değil daha bir hafta önce kampanyalar başlatıldı Türkiye’de. Kampanyalar başlar başlamaz açlık ne demek konuşur olduk, adamlar ölüyor dedi herkes ölmenin ne demek olduğunu bilmeden, bilmeye gerek de yoktu hani. Açlık demek, halsizlikten ağlayamamaktı, vücutta temiz sıvı olmadığı için göz yaşı bile dökememekti. Bilirsiniz göz yaşı dökemeyen bir insanın gözleri körlük tehlikesi yaşar ve göz ağrısı denen şey diş ağrısıyla Nascar’da yarışır.

Biz  sofrasına tek başına oturmayan Hz. İbrahim’i düşünerek açlık dedik, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir Peygamberin dünya görüşündeki o geniş ufku  düşünüp açlık dedik, Kapısına “bana yiyecek bir şeyler ver diyene “yemek için verecek bir şeyim yok ama evimin anahtarını verebilirim” diyen  ve İslamiyet’in en tepesindeki insan olan Hz. Ebu Bekir’i bildiğimiz için açlık dedik, biz elindeki son azığı Çanakkale’de ordusuna gönderen ve postallarını yakıp da yiyen bir ecdadın nesilleri olduğumuz için açlık dedik, iftar çadırlarını garibanlar da yesin diye kurduğumuz için ( her şeye rağmen) açlık dedik, otobüs yolculuklarında elimizdeki hurmayı yolcularla paylaşmayı bildiğimiz için açlık dedik. Biz sıcaklarda kapımızın önüne bir tas su koyup mahlukatı unutmayacak kadar düşünceli  ve naif olduğumuz için açlık dedik.

Velhasıl biz aç kaldığımız ve aç kalmayı bildiğimiz için açlık dedik.

Yani bizim deyişimiz farklıydı. İçtendi. Gönüldendi.

Neden mi ?

Çünkü Yunanistan’a gönderdiği yardımın (154 milyar dolar) 334/1’i ile Afrika’yı açlıktan kurtaracak bir topluluğun (Avrupa Birliği) yaptığı yardımın (5 milyon dolar) katlarını Afrika’ya gönderdiğimiz için.
Yıllarca hatta bazen asırlarca sömürdükleri topraklara yardım gönderemeyecek kadar  soğuk ve gaddar oldukları için. Aslında hak vermek lazım, çünkü onların da isyanı vardı artık. Daha fazla maaş istiyorlardı az vergi istiyorlardı yani onların derdi daha büyüktü.

Değil miydi yoksa ?

İçimizdeki Afrikalı sen küpeli çocuk sağ ol.
Sen sakallı, sakallı Afrikalı sağ ol.
Arjen abla, Sarışın Afrikalı sağ ol.
Durmuş dede koyun gönderdin, cömert Afrikalı sağ ol.
Siz starbucks kızları, temiz yüreğiniz için, Afrikalılar, sağ olun.
İçimizdeki Afrikalılar hep sağ olun hep var olun.

9 Ağustos 2011 Salı

Hanimiş Benim Güzel Ülkem ?

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel bir ülke varmış. Bu insanlar yıllar yılı ekmek kavgası içinde yaşamışlar ve hep kırmışlar birbirini. Neden sonra bir yiğit çıkmış ve haykırmış tez dışlana bundan sonra kim üzerse birini…

Üzmüş birbirini biri doğudan biri batıdan iki kişi,dışlamışlar sorup sormadan garipleri.

Yiğit nam salmaya devam etmiş ülkede, bu sefer biri Hz.Ali demiş; birisi de önce Muhammet sonra Ali,onlar da üzdü birbirini diye onları da atmışlar yolup, yokluğa...

Sular akmış, yağmurlar nehirleri doldurup taşırmış, karaya ak demiş birisi sevdiği kara gözlü olduğu için, ardından beyazcı çıkmış "Anamın saçları ak demiş”, sanmışlar düşman birbirine bunlar, onları da almışlar kendi halinde yaşayan toplumdan...

Giden gitmiş kalanlar ağlamaklı, insan kalmaz olmuş sokaklarda dostlu ahbaplı,aman beni de duyarlar alırlar baharımın ertesinde çiçeğimi koklayamadan demiş insancıklar ve yoklaşmış yollar topraklar..

Adı "Yiğit" olan devletmiş adını yeni öğrenmişler, bunca sene bizimkilerin dilini kinli gözlerle köreltmişler, sesler çıkmaz olmuş çıkanlar sesler sedasız.

Devir akmış,hasatlar kalkmış topraklar nefretli, insanlar kederine tuzu meze yapmış. Kimi seçtiyse başına halk hep aynı nakaratmış, kırık dümenli gemi bir türlü yol alamamış,sarmışlar cahilce dümeni, gönül tamir ettikleri gibi, ama dinlememiş deli deniz, zamanında onu dinlemeyenleri...…

Sonraları dönmüş devir nasıl olduysa acep, bu sefer gerçek yiğitler sarmış memleketi yek ve hep.Kimi sarı saçlıymış kimisi topraktan çalma, kimi al yanaklıymış kimisi buluttan saf, kimisi meslek misali altıncı sarraf, sarmışlar kolları, sarmalamışlar hüzünlü yaprakları, kurumaya yüz tutmuş bencileyin ağaçlar; sevinçten serivermişler salkım salkım dalları.

Umut okyanus olmuş, huzur eş ruhu, geliyormuş yavaşça mutluluğun sonsuzluğu…. Yılın önemi kalmamış artık, ramazanlar seneyi devriyeyi hatırlatır olmuş, bayramlar coşkuyu…, Şarkın asıl YİĞİTLERİ garba çiçek atmış, çiçeğin yaprakları toprağa haber salmış. Allah güzellik vermiş burnuna, Karadeniz'i sırtlamış omzuna, benim Of çekmeyen OF’lum; Macurum hatırlatmış Asr-ı saadeti, Ensar olmuş anlaşılsın diye kıymeti, Peygamberin hadisi hatıra gelmiş: Ben ilimsem eğer, kapısı da Ya Ali. …Kimse üzmez olmuş birbirini, analar yürekte büyütmüşler kimsesizleri ve kimseleri…

Sonra çıkmış birisi sıralamış hayallerini ve aslında biliyormuş, çoklarının içinden söylediğini ve birçoğunun da haykırmak istediğini...

Hanimiş Benim Güzel Ülkem!!!

Her şeyin çok daha güzel olacağını düşünerek sarıldık hayata ve bırakmadık biz topraklarımızı iki üç haytaya... Soframızda hakkı vardı her bir yetimin ve biz hep kardeşiydik O güzel Nebinin...

Bu karalama, Ramazan- Şerif'in Manevi ikliminde kendinden bir şey bulanlara...

Kapitalizm Öpüyor mu ?


Kapitalizm Öpüyor mu ?

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser demiş Marx'ların Karl. Bunu bazı sözlük yazarları Hristiyan inancını kullanarak revize etmiş ama konumuz bu değil. Karl (tamam bizim Karl değil Marx) zamanın behrinde Sosyalizmin galibiyetini ilan etmiş “Kapitalizm çökmeye mahkumdur” diyerek. Ancak o vecizenin akabinden orta sınıf mücadelesindeki genişleme işçi sınıfının sendikalaşmasıyla (bu tabiki de uzun bir sürede oluyor) daha da artmış. Yani işçi sınıfı gelir bakımından gerçekten işçi olsa bile haklar ve yaşam standartları bakımından orta sınıftan sayılabilirdi. İster Fransız İhtilali’nin mirası deyin ister gerilme şansı kalmamış fay hattı gibi olan özgürlük coşkusu deyin bir şekilde haklar geri alınmış ( geri dedim çünkü bu hakları sıfırdan aldılar Obama vermedi )

Ne Mao ve Pol Pot ne Mussolini ne de Sosyalist bir partiyle işleri değiştirebileceğini düşünen Lenin amca        ( saygıdeğer şahsiyet, hayatı boyunca delik yatakta yatmıştır dava adamıdır ) yanıldığını ne yazık ki ancak diğer aleme göç ettikten sonra anlayabilecektir. Çünkü ihtiyaç sahibi insanlar, ihtiyaçlarını elde etmek uğruna inandığı davadan yolundan giderken şüphelere düşer ve ellerindeki boşluğu fark edip sinirlenmeye başlarsa vazgeçmesi ve saf değiştirip gül attığı lidere silah tutmaya başlaması için çok fazla düşünmeyecektir. (İran devrimini sağlayan ve gül atan askerleri istisna tutuyorum; bence gül devrimi onlar sayesinde oldu, onlara gül devrimcileri diyorum) Çünkü insanın elinden yaşama hakkını kimse alamaz, öyle ki idama giden birisinin cellada karşı gelme hakkı da buradan gelir.  

Bugün ekonomik problemlerin başında Toplumsal güç dengelerinin değişmesi yer almakta bence. 2008 krizinin çıkış noktası halkın ev sahibi olma isteği, diğerlerine (zenginlere) yetişme arzusu havyar yeme merakı insanları, üzerinde ünlü insanların olduğu kağıt paraları geriye ödeyeceklerini zannederek bankalardan kredi almasına teşvik etti daha doğru bir tabirle çekti veya itti.

Sonucu malum.

AB’nin kasasındaki paranın büyük bir kısmının IMF’den alınan sübvansiyonla Yunanistan için harcanması ve hala harcanıyor olması, Portekiz ve ispanya’nın ağızda meme bekliyor oluşu İktisadi dengelere  dikkat edilmesi gereken yeni bir  unsur ekledi ve bu yıllardır bilinen bir terimdi: Kriz
Evet bence de çok klişe hatta en az Hülya Avşar kadar bıkkınlık veren bir kelime. Ama bu kriz kelimesi Hülya Avşar gibi para alarak değil, paraları yiyerek hatta yok ederek bıkkınlık veriyor. İşte şimdi Kapitalizm olgusunun insanı abdestsiz öpmesine geldik.

Abdestsiz öpücük abdesti bozar mı Hocam ?

Giden gitsin kalan sağlar bizimdir diyen piyasayı serbest bırakma  anlayışının terimi olan Liberal Ekonomi belki de son yıllarda aldığı kadar kelleyi (şirket) Hitler bile (yok canım o almıştır) almamıştır. Kapitalizm mevcut şartlarda yeni şirketlerin büyümesini sağlıyor (Apple, Mircosoft’un kapışması dünyaya hiç bu kadar rant sağlamamıştı) hatta yeni alanlara tohum atıyorsa bu bir yandan yamyamcılık (piyasayı domine etmek) bir yandan da tüketicinin çıkarına kontrataklar sergilemektir. Eğer 700 milyar dolarlık paketi sömüren Lehmann Brothers’in dünyayı batıramadığı bir ortamda anki kriz bence çok daha hafif. Kapitalizm çok can yakıyor yakacak, insanları öpüyor öpecek batanlar olacak ama bu kapitalizmin çökmesi anlamına gelmeyecek. Çünkü eğer bunu kabul edersek Yaşar Nuri Öztürk ve Mun tarikatının baş belası Beyazların Zekeriya’yı haklı çıkarmak anlamına gelecek.

Kapitalizm bir şeyler deniyor; ama bu çökmek için değil çürüklerin ayıklanması ve sonrasında daha da kuvvetli dişlerle daha büyük ısırıklar almak için pasta ve elmalardan. Çünkü bu hep böyle oldu. 29’da da, 08’de de.
Ha bir de Kapitalizm’in çöktüğünü iddia edenlerin çökünce ne olacak sorusuna yani hani bir kuruyan çölde nasıl bir hayat yaşanacağına dair bilgiler de verirse diyalektik anlayışlarını biz de kavramış oluruz. 

Daha iyi yazılar için operasyonlara devam.