8 Eylül 2011 Perşembe

Yine Yeni Yeniden

Herkesin yazdığı şeyler hakkında yazmanın sizi sıkacağını düşünüyorum. Bu sefer yorulmadan bir çırpıda okuyabileceğiniz şekilde tasarlamaya dikkat ettim yazımı. Farklı bilgiler vermeye de çalıştım.


TEMPO Dergisi’nin Eylül Sayısının Sahne Bölümünden alıntı

Özge Borak (Eyvah Eyvah Filminden hatırlayacaksınız)

Erkek arkadaşınızın otomobilindesiniz, eve dönüyorsunuz. Aranızda şiddetli bir tartışma başlıyor. Yolun ortasında inmek istiyorsunuz, o da kabul ediyor. Vakit gece yarısı, işlek bir caddede tek başınıza yürümeye başlıyorsunuz. Çok öfkelisiniz. O sırada birileri laf atmaya başlıyor.

En yakın arkadaşınız mutfakta kahve yaparken, yerdeki poşet dikkatinizi çekiyor. İçinde iki gün önce onun yanında beğendiğiniz ama paranız yetmediği için alamadığınız elbise var. Kendisine aldığını düşünüp çok kızıyorsunuz. Biraz sonra poşeti alıyor ve elbiseyi size hediye ediyor…

Markette alışveriş yapıyorsunuz. Her şeyi aldıktan sonra alkol reyonuna yöneliyorsunuz. Oraya adımınızı attığınız anda raftaki içkiler düşmeye başlıyor. Meğer rafın dengesi bozulmuş ve market arabanızın tekerleklerinin değmesiyle devrilmeleri bir olmuş.

Ayın Dergi Reklamı

Kavaklıdere’nin Tempo dergisindeki reklamına yer vermek istiyorum.

Vaad şu;

Kavaklıdere’nin rozeleri ile hayat daha pembe!

Ve hayata pembe bakmak da şöyle onların dilinde:

"Erkekler hesap ödemeye bayılır"
 Dünya barışı sağlanabilir.
Her aşk sonsuza kadar sürer.
Erkekler için sadece ruh güzelliği önemlidir
Kırışıklıklar kadını seksi gösterir
Sorun gerçekten sende değil ondadır
Her öğün tatlı yemek zayıflatır
Tuttuğun takımın şampiyonluğu kaçınılmazdır.
Başlanan her diyet mutlaka başarıyla sonuçlanır.
Hafta sonları günler hep uzun ve güneşlidir
Erkekler bekletilmeyi asla sorun etmezler
Hayata bundan pembe bakılabilir mi?


Ayın TV Reklamı


Buradan istediğinizi seçiniz efendim, karışmıyorum J

Tespitler

1) Umberto Eco’nun müthiş bir tespiti var bu ay ki yazısında;

Roman yazarı olarak sizi temin ederim ki, 10 bin kopyanın üzerine çıkıldığında, kurguya alışık okurdan romanı olaylar gerçekmiş gibi okuyan ehil olmayan okura geçiliyor, tıpkı seyircilerin tiyatroda hain Gano di Maganza’ya hakaret etmeleri gibi. (Zamanında hainlik yapmış kardeş düşmanı bir devlet adamı.)

2) Demiş ki Hollywood Aktörlerinden birisi: “Birini seviyorsanız, o sevginin şekil değiştirmesine izin vermemek için sebep yoktur.” (Bunu eski sevgilisinden ayrıldıktan sonra onunla arkadaşlıklarını devam ettiriyor musunuz sorusu üzerine söylüyor)
Bu Türk halkı için ise şöyledir: “Dostluk aşka dönüşür ama aşk dostluğa asla”
Bence de J
Bu ayın in ve outlarının bazılarını da Tempo’dan aldım, önümüzdeki ay daha özgün olacak, sözJ
  
ÇIKANLAR                                                            İNENLER
Kalabalık kadrolu diziler                                               2 kadın 1 erkek, 1 kadın 2 erkek hikayeleri
Jön değil karakter oyuncuları                                        Yabancı formatlı sit-comlar
Etkin PR                                                                      Yarışma Programları
Fenerbahçe’nin transfer politikası                                  BJK’nin şişen kadrosu
BDP’nin Türk Bayrağını asması                                    KK’nın gereksiz açıklamaları
Basketbol Milli takımı                                                   Futbol A Milli takımı



Ayın Yönetmeni

Bu ayın yönetmeni olarak da Bernardo Bartolucci’yi seçtim. Son olarak 3D bir film çekecekmiş. Çok cesur ve bir o kadar da kalıpları yıkan bir tarzı olan Bartolucci, araştırılmaya değer,




Önemli  Bilgiler (Yarışmalar)


          1) Türkiye’yi e-kitap teknolojisiyle tanıştıran site idefix.com, “Açık Kitap” projesiyle amatör yazarlara e-kitaplarını üretip yayımlayabilme fırsatı sunacaklarını açıkladı. Proje kapsamında kitapları basılamayan amatör yazarların eserleri e-kitap formatında yayımlanacak.
              
          2) Merkez Bankası “Lira simge yarışması” düzenliyor. İstekleri, özgün, elle kolay çizilebilir olması. Ödül ise hayli yüksek. Tam 25 bin lira. İlgilenenler için link: http://www.tcmb.gov.tr/ buradan basın duyurusuna ulaşabilirsiniz.
           

   3) Hekim ve Eczacı gözüyle “Hayatın Kadrajı” Fotoğraf Yarışması
Geçen senenin ödül alan fotoğrafına şulinkten http://www.bilimsenligi.com/hekim-ve-eczaci-gozuyle-hayatin-kadraji.html ulaşabilirsiniz.
Not: (Yarışmaya son katılım 05 Ekim 2011 ve sadece doktor ya da eczacılar katılabiliyor )


Film tavsiyeleri

Citizan Kane:Dram, 1940 Yönetmen: Orson Welles IMDB Puanı: 8,6
Reis Bey: Dram-Politik, 1988 Yönetmen: Mesut Uçakan  IMDB Puanı 7,2
Nurenberg Mahkemesi: Dram-Tarihi, 1961 Yönetmen:  Stanley Kramer IMDB Puanı: 8.3

Bir arkadaşımın da benim için yazdığı ilginç bir şiiri sizinle paylaşıyorum J
(Önce parçayı dinlerseniz daha hoş olur :) )



KÜNEFE


Evden çıkıp Bim’e, gittim önce
Buzdolabını açtım, epey serince
Ekmekten artan paraya da, 1 lira kattım
Ucuza künefe aldım


İnsan neler yapar isteyince
Bu bir şey değil düşününce
Emre’den tarifi, öğrenince
Kalktım, hazır künefe yaptım


Suyla şekeri karıştırdım iyice
Şerbeti ılık ekledim, künefe pişince
Biraz da üzerine fıstık serpince
Yaptım. Sensiz künefe yaptım.




2 Eylül 2011 Cuma

Asker Bize İktidarı Verir mi?

İSMET BERKAN ASKER BİZE İKTİDARI VERİR Mİ ?
Kitabı sanırım iki günde bitirdim, ama bu iki gün geçeli bir hafta oldu malum bayram ziyaretler v.s. Sözü gelmişken Bayramlarımız da bayram olmuştur inşallah.

Öncelikle şunu belirtmeliyim kitap çok cesur, yazar demiyorum çünkü yazarın bu düşüncelerini köşesinde –elbette bu kadar detaylı değil- görüyorduk. Gazete köşesinde bunları yazmak ayrı şey kitapta toplamak apayrı bir şey. Asker’in kendi Genelkurmay Başkanı’na evden yemek getirtecek kadar gözü kara, birbaşka G.K. Başkanı’nın hesaplarını dahi inceletebilecek kadar gözü dönmüş bir “zihniyetin yumağı” olarak tanımlamak zannımca yanlış olmaz. Tabi ki Askeri mekanizma içersinde bu söylemlerin zerresini hak etmeyen, hakkıyla görevini yapan ve hakkaniyetli davranmak adına istifalar eden vatan maşukları da var; ancak konumuz itibarıyla “hainlik” yapabileceklerin analizine bakacağız. (Hak’tan çok bahsettik İsmail Hakkı Karadayı’dan da bahsedeceğiz merak etmeyin. )


Öncelikle ( ikinci defa öncelikle diyorum biliyorum ama önceliklerimiz çok, yapacak bir şey yok)  şunu da belirteyim yazarın emeklerinden nemalanmak gibi bir düşüncem yok, tamamen saygı çerçevesinde kitabın kimlere eleştiriler getirdiğini kimlere mesajlar vermek istediğini biraz daha özet geçerek kitabın tamamını okuyamayanlara biraz daha kısasını sunmaya çalışacağım. Tabi ki hiçbir şekilde kitabın özünden uzaklaşmayarak. Şimdi müsadenizli başlayalım.

1.ASKER BİZE İKTİDARI VERİR Mİ?

1.1Kitabın çıkış noktası

Recep Tayyip Erdoğan ve kurmay arkadaşlarıyla sohbette olan İsmet Berkan’a Hüseyin Çelik sorar: “İsmet Bey, ben size bir şey soracağım. Biz seçimi kazanırız da asker bize iktidarı verir mi?”

İsmet Berkan: “Siz, yüzde 40 oy alın, asker gelir önünüzde selam durur.”

(Blogger’in notu: 30 Ağustos 2011’de Asker Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Gül’e selam durdu. Ve kehanet gerçekleşti )

Yukarıdaki soruya şaşırmak aslında normal olduğu kadar anormal. Sene 2001 yani deyim yerindeyse uzay çağı, yüzde 40 oy alacaksınız ve o ülkenin “güvenliğinden” sorumlu bir kurum size iktidarı vermeyecek kadar korku daha doğru bir tabirle şüphe salmış.

1.2 Kitabın Amacı

“Türkiye’de demokrasinin aslında nasıl sürekli demokrasi dışı güçlerin, en çok da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin baskısı ve etkisi altına alındığını veya alınmaya çalışıldığını göstermek” Bu tamamen yazarın kitaptaki notu. Kitabı okuyan bir okur olarak kitabın amacına -en azından benim şahsımda- ulaştığını söylemek yerinde olur. Öyle ki Turgut Özal’ın ölümünü bile daha farklı sorgulatıyor insana. Sefertaslı G.K. Başkanı kısmında bunu kısaca anlatacağım.


Kitabın gözümüzün içine soktuğu en önemli analizlerden biris de “ülkenin devamlı kurtarılmaya muhtaç” gösterilmesi. Bunun en bariz örneğini 27 Nisan e-muhtırasında gördük. Cumhuriyeti koruma ve kollamanın “darbe”den geçtiğini düşünen bir yapıdan söz ediyoruz.

Burada söz almak istiyorum, Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset Bilimi adlı eserinde Asker için çok makul tanımlamalar var, müsadenizle onlara biraz yer vereceğim,

“Güçlü olmak o gücün kullanılmasının gerekçesini oluşturmaz. Bu nedenle de ordunun siyasal yaşama doğrudan karışmasının nedenlerini başka koşullarda aramak gerekir: Halkın sivil kurumlara bağlılık düzeyi, ordudaki hoşnutsuzluğun düzeyi, doğrudan müdaheleye karşı koyabilecek bir gücün olup olmaması, ülke ekonomisinin durumu ve askerlerin müdahelesine sağlanabilecek iç ve dış destekler bu koşulların en önemlileridir.”

Bu paragraftaki koşullara kısa bakıp geçelim, Halkın sivil kurumlara bağlılık düzeyi son dönem araştırmalarında görüldüğü üzere iyice düşmüş (Askere olan güven), ordudaki hoşnutsuzluk zıt kutuplar şeklinde var, (darbeciler-antidarbeciler), doğrudan müdahaleye karşı koyacak güç yok, ülke ekonomisi iyi durumda ve -belki de darbeyi engelleyen önemli etmenlerden- iç destek var ama yetersiz dış destek var (israil) ve bu da yetersiz. Bu analiz şunu ortaya çıkardı 27 Nisan’da e-muhtıra’dan başka yapacak hiçbir şeyi yoktu askerin, ne yeterli desteği ne de yeterli gücü.

Zamanın G.K. Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın muhtıradan hemen sonra telefonlara çıkmaması hem kel hem fodulluğu ortaya koymakta zaten.

(Başarısız darbe girişimlerine 22 Şubat1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimlerini ekleyebiliriz.)

1.3 Kitabın Kapsamı

Kitap giriş kısmında darbeler tarihini anlatıyor kısaca. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve sonra olarak 27 Şubat Post-modern darbe. (İnşallah bu tarz cümlelerin sonuna üç nokta koymak zorunda kalmayız hiçbir zaman)

2001’den başlanarak 2010’un ortalarına kadar önemli iç-dış gelişmeler ve seçimlerin getirip götürdüğü olaylar ele alınmış. Önemli olanları seçip aktaracağız ama takdir edersiniz ki bunlar hep özet geçilecek.

Başlıyorum.

Kitabın başlığından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de tarihten süregelen asker etkisini –yazar bunu endoktrin şeklinde ifade ediyor- dönem dönemse etkiden de ziyade bizzat yönetmesini  anlatıyor askerin.

AKP’nin kurulmasından sonra birileri durumdan feci şekilde rahatsızdı. Tabi ki bu adres askerdi. Ecevit ve Hüsamettin Özkan hükümetin durumunu düşünmekteyken Asker ise AKP’yi düşünüyor ve Erbakan’ın partisinin uzantısı gibi görünen bu partiden ve üyelerinden rahatsızlık duyuyordu. Kitapta yer alan Hüsamettin Özkan’ın Bodrum’a gitmesi ve Orduevinde görüşmeler yapmasını da araştırmanızı ve okumanızı şiddetle öneririm. Çünkü bu siyasetin nasıl da çok basit bir şekilde yöneldirildiğini görmek açısından güzei bir örnek.

Burada önemli bir not düşmek istiyorum, zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in belki de en önemli kararlarından birisi bu dönemde alınır; “Hüseyin Kıvrıkoğlu Hilmi Özkök’ün G.K Başkanı olmasını istemez çünkü Kıvrıkoğlu’na göre Özkök Paşa irticaya karşı yumuşaktır  ve bunu Sezer’e bildirir, Sezer’in tepkisi ise hayli manidardır: “Şimdi mi fark ettiniz? Böyle saçma şey olur mu, kara kuvvetleri komutanlığına kadar yükselmiş bir subaya böyle şey söylenir mi?

Ordu tarih boyunca daima siyasetin içinde olmuştur, Ahmet Taner Kışlalı bu durumu: “Ordunun, kendisine karşı koyabilecek bir gücün bulunmadığının bilincinde olması siyasete doğrudan karışmasının ön koşullarındandır” diye özetler. Tarihte hiçbir siyasi parti AKP kadar ordu karşısında dik duramamıştır. Bunun sonucunda da tarihe geçen 2011 Ağustos Yaş Olayı meydana gelmiştir.

Ordu hep irticadan korkmuş Cumhuriyetin yıkılacağından, İslami Rejimin ülkeye hakim olacağından çekinmiş ve bütün faaliyetlerini bu düşünce üzerine temellendirmiştir.

“İnternet Andıcı” hazırlayıp hayali yazılarla mevcut hükümeti yıkmayı planlamış bir ordudan bahsediyoruz. Ve bugün 50’den fazla General bu davalardan dolayı tutuklu halde bulunuyor. Bu bir ordunun kendisine yapabileceği en büyük ihanettir. Kendi yetiştirdiği öğrencilerini endoktrine bir şekilde bu düşünceyle yoğurmuş ve bugünkü duruma sokmuştur. Sanırım trajik kelimesinin içini bundan daha iyi dolduran siyasi bir olay yoktur.

Ordu 2000’li yıllarda darbe düşünebilecek kadar dar kafalıdır. Öyle ki halkın yüzde 47 oyunu almış bir partinin faaliyetlerinden dolayı muhtıra yayınlamış ve cumhuriyeti koruma kollama görevinin her zaman bilincinde olduğunu ifade ederek darbe tehdidinde bulunmuştur. Ne zaman mı ? 2007’de. Birinci dünya savaşından neredeyse 60 yıl sonra, dünyadaki birçok ülkenin uzaya çıktığı bir dönemde, Türkiye’deki kilise sayısının ikiye katlandığı bir dönemde,  Üniversitelerin ilk kez bu kadar özgür olduğu bir devirde ( Türban konusu hariç) . Evet evet herkesin gözünü ufka diktiği bir dönemde Ordu gözünü EMASYA’dan ve 35. Maddeden çevirememiştir.

Asker EMASYA Kapsamında binlerce kişiyi, fişleyerek tasnif yoluna gitmiş insanların yaşantılarını kendi kriterlerince uygun görmüş veya görmemişti. Ülke güvenliğinden sorumlu bu kurum güvenlik haricinde ne varsa hepsiyle ilgileniyordu. Keza Koşaner’in son itirafları Ordunun neden “kepaze” olduğunu çok iyi ortaya koyuyordu.

Yazar İsmet Berkan EMASYA’yı şöyle özetliyor ve analiz ediyor; “Diyelim zamanında İstanbul’da yaşanan Gazi Olayları gibi olaylarda, diyelim Sivas’ta onlarca aydının yakılarak öldürülmdüğü Madımak Oteli olayında olduğu gibi durumlar ortaya çıkacak olursa, yani polis olayları tam kontrol edemezse vali askerden yardım isteyecek. Askere yasanın biçtiği rol çok açık: Valiye ve polise yardımcı olmak. 

Peki askerin, hükümetle imzalanan EMASYA protokollerine dayanarak yaptığı ne?

Şehirleri mahalle mahalle taramak, şüpheli kişileri, evleri, aileleri, işyerlerini belli bir sistematik altında fişlemek”  Peki bu yapılanlarda yanlış olan ne ? Yazar onu da şöyle kaleme alıyor: “Fişlemenin, vatandaşları sınıflara ayırmanın hiçbir hukuki temeli yok. İkincisi, biraz dikkatli bakınca insan anlıyor ki, bu EMASYA planları aynı zamanda olası bir askeri darbenin de planları” Bence bu dahasını da ifade ediyor. Yani data bunlar. İlerde yapılacak eylemleri kolaylaştırmak (göz altına almak, hapse atmak, hatta gerekirse idam etmek için kolaylaştırıcı bilgi ve belgeler) adına yapılmış tasnifler.

Kıbrıs Konusu


Kıbrıs konusunda herkes “illallah” derecesinde olduğu için çok detay yazmayacağım. Yazarın birkaç analizini koyacağım.

Kıbrıs konusunda çözüm istemeyen taraflardan birisi RUM’lar diğeri de Ordu ve Denktaş’tı. Evet evet bizim Rauf Denktaş çözüm istemiyor çünkü bu çözüm addedilen durumun mahkumiyetten başka bir şey olmadığını düşünüyordu. Hatta Annan Planı için ilk gittiğinde AKP hükümetinin “plana evet deyin” telkinlerine tamam öyle yapacağım demesine rağmen plan için hayır demesi çözüm sürecinin tıkanmasına yol açmıştı. Prosesleri  mütaakiben AKP için KIBRIS gittikçe önem kazanıyor ve yazarın deyimiyle “Kıbrıs AKP parti için beka meselesine dönüşüyor” du. İşte bu yüzden AKP devlet politikası olarak Kıbrıs konusunda  eskisinden çok daha tutuca davranmaya başlıyor.

AKP 2002 Seçimlerinde başa geldikten sonra G.K.durumdan üstüne vazife çıkarıp Acil Eylem Planı hazırlıyor. Tahmin ettiğiniz gibi AEP tamamen irtica korkusu ile hazırlanmış bir “kısıtlama ve yönlendirme” planı. AKP’ye adam ol denilecekti. ,

Yoksa…

Bu eylem planının dayandırıldığı nokta ise AKP’nin şu vaadi: “Demokratik yönetim anlayışının hedefi, başta düşünce, inanç, eğitim, örgütlenme ve teşebbüs özgürlüğü olmak üzere, bütün sivil ve siyasi özgürlükleri güvenceye almak ve insanların korku ve endişeden uzak olarak, bireysel gelişimini sürdürebildiği özgür bir ortam sağlamaktır.

Peki yazarın deyimiyle “koca koca subaylar” bu cümlelerden neler çıkarmışlardı?

Şunları:

TSK’nın siyasetteki rolünün azaltılması için G.K. Başkanlığı’nın Mlli Savunma Bakanlığı’na bağlanması,

MGK ve MGK Genel Sekreterliği’nin başbakana bağlı bir kurum olması,

R.T. Erdoğan’ın siyasi yasaklarının kaldırılması,

AB’ye uyum çerçevesinde Kürtçenin yaygın eğitimde kullanılması ve türbanın serbest bırakılması,

Kürtçe isim serbestisinin sağlanması,

F.Gülen hakkındaki davanın düşürülmesi,

İrticai vakıflar üzerindeki denetimi azaltmak,

Dini eğitimleri yaygınlaştırmak,

Kuran kurslarını ilköğretime indirmek.

Evet evet aynen bunlardan korktukları için AEP hazırlamışlar ve bunu Erdoğan’a sunmaktan da geri kalmayacaklardı. Belki de Erdoğan’ın orduya “eyvallah” demeyeceği bu plana bile sessiz kalıp herhangi bir “istenilen yönde” hareket yapmamasından anlayabiliriz.

Askerin yazarın deyimiyle “evlere şanlik bilgi notları” ise gerçekten hayret vericiydi.

TV yayınları devlet menfaatine olsun bilgi notu, Ayasofya müzesi’yle ilgili bilgi notu, basın özgürlüğü sınırları ile ilgili bilgi notu…

Asker birbirinin kuyusunu kazmakta o kadar azimli ki, Hilmi Özkök kendisine komplo kurulmasından korktuğu için sefertasıyla evinden yemek getiriyor.

Zamanın Faruk Cömert, Yener Karahanoğlu, Orhan Yöney, Şükrü Sarıışık, Fatih Tuncel, Fevzi Türkeri, Oktar Ataman, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Yaşarbüyükanıt, İbrahim Fırtına, Özden Örnek, Aytaç Yalman ve son olarak Hilmi Özkök gibi isimleri darbe isteyen, darbe yoksa yumuşak bile olsa müdahele isteyen subayları. İnanması güç ama bu askerlerin tamamı mevcut terör için stratejiler belirlemek yerine ülkedeki irtica sorunu  –olmayan var olduğu sanılan hatta öyle zannedilmesi istenen irtica sorunu- için beyin fırtınasında bulunmuşlar.

Bu yazılanların tamamı kitapta mevcut. Kitabın alıntı yaptığı yer ise Özden Örnek’in günlükleri .

İlginç olan Erdoğan’ın İrtica sorununu kabul etmesi ve “Gonca Kuriş” olayı hiçbir zaman kabul edilemez cümlesi.

Abdullah Gül’ün zamanında yazar İsmet Berkan’a “sarıkızı” biiyoruz demesi ise Hükümetin asker tarafından planlanan bir çok şeyden haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Kitapta bu kısım da detaylı olarak anlatılmış.

Yaşarbüyükanıt’ın bile ekarte edilmeye çalışılması askerin kendi içinde bile ne kadar hazımsız olsuduğunu ayan beyan ortaya koyuyor.

Askere yönelik en önemli eleştirilerden biri de şurada geliyor; “Vatan haini gazeteciler listesi”

Bu liste kapsamında Asker, listedekilerin hesaplarını, banka kayıtlarını, adresini,  vergi detaylarını incelemişti. Korkunun asıl nedeni ise listede bulunan Hrant Dink’in öldürülmesiydi. Listedekiler sıranın kendilerine de geleceğini düşüyordu. Emniyet Hrant Dink olayından hemen sonra listedekilere koruma tahsis etti. Yazar bu duruma dair sitemini şöyle dile getiriyor: “Bir gün önce aynı uygulamayı Hrant’a da yapsalar belki hala aramızda olacaktı”

Şener Eruygur’un Cumhuriyet mitingleri için daha emekli olmadan mevcut askeri gücünü kullanarak çalışmalar yaptırması ise ayrı bir ihanet. Öyle ki bu çalışmalar belki de Türkiye’yi geri dönülemez yollara sokacak hatta ülkeyi kaosa götürebilecekti. Ama bunun önünü ne gariptir ki yine askerler kesecekti. Birazdan değineceğiz bu ön kesmeye de.

Kitaptaki ilginç tespitlerden bir tanesi de Kıbrıs konusunda. “Türkiye’deki “Kıbrıs Rum kesimini tanıyacağız” fobisi. Aslında son derece yersiz bir fobi bu, çünkü biz bu cumhuriyeti zaten tanıyoruz, bu  cumhuriyeti kuran anlaşmanın, bu cumhuriyetin halen yürürlükte olan anayasasının ve bütün temel kurumlarının altında Türkiye Cumhuriyeti’nin imzası var.” Hal böyleyken, “Aman ha Kıbrıs’ı tanımış oluruz sonra” baskısı kadar sahte ve saçma bir baskı hayal bile edemiyorum ama bizde milliyetçiliğin bilgiye dayanması beklenmez, tam tersine bilgisiz ama tavırlı olmak beklenir” diye bitiriyor yazar.

Cumhurbaşkanı Sezer Harp Aakademilerinde verdiği bir konferansta ülkede laikliğin elden gittiğini söyleyerek AKP VE ABD’yi ortak ve işbirlikçi olarak niteleyip ülkenin Ilımlı islam Cumhuriyeti haline dönüştürüleceğini iddia etmişti. Bu yazarın deyimiyle, Kılıçların çekildiğinin göstergesiydi. AKP ise bu duruma şöyle yorumda bulunuyordu, “ben tek siz hepiniz (Asker, Muhalefet, Köşk)”

Kitaptaki ilginç noktalardan bir tanesi de 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşanan ve Balıkçılarla Başbakan Erdoğan arasında geçen konuşmaydı. Yazar bu yaşananları şöyle anlatıyor: “Bir balıkçının “Siz Çankaya’ya çıkmayın” diye seslenmesine cevaben, “”Siz ne diyorsanız o,” dedi. Bunun üzerine başka bir grup balıkçı, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istediklerini söylediler. Erdoğan kalabalığa döndü, “Bakın gazeteciler de burada, ne diyorsunuz?” dedi. “Başbakan kal,” cevabını duyunca da ellerini iki yana açıp “Aynen” dedi.  Şaka gibi. Aylardır peşinden koşulan, onca gerginlikler yaşanan “milyon dolarlık soru” işte böyle cevaplanıyordu. Balıkçılar, “Başbakan kal,” diyor, Erdoğan da, “Aynen,” deyip ekliyordu: “Siz ne diyorsanız o!”

Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşanan bazı gariplikler daha doğrusu kepazelikler de vardı. Yazar şöyle aktarıyor bu durumu, “Açsınlar eşlerinin başını, biz de kabul edelim” gibi akla hayale gelmeyecek türden terbiyesizlikler yapılıyordu bu ülkede.” Yorumu sizlere bırakıyorum.

İşte böyle bir süreçte o meşhur muhtıra geliyor.

Sabih Kanadoğlu’nun iddiasıyla ortaya çıkan ve CHP tarafından da annenin evladını benimsemesi gibi benimsenen 367  milletvekili mecburiyeti seçimi iptal ettirecek miydi?

İşte o gün oylamada 361 milletvekili çıkınca Türkiye çok farklı bir yola girecek erken seçim ilan edilecek ve belki de Askerin bile tahmin edemediği sonuçlar ortaya çıkacaktı.

Bu kısımda e-muhtıra’yı okumanızı tavsiye ederim. Artık TSK’nın sitesinden kaldırıldı ama linki şu şekilde. (http://tr.wikipedia.org/wiki/27_Nisan_Genelkurmay_Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Bas%C4%B1n_A%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1 )

Bu bildiriden sonra sürecin nasıl ilerleyeceğini görmek çok zaman almadı. Cemil Çiçek, TSK Başbakan’a bağlı ve ona karşı sorumlu olduğunu unutmamalı diyerek, Bülent Arınç ise bildirinin yayınlanmasından 4 yıl sonra katıldığı bir toplantıda yaptığı bir değerlendirmede "Sakın ha! Cumhurbaşkanını seçmeyin anlamında. Bize aba altından sopa gösteriyor. Kime, hükümete. Kime, Meclise. Hiçbir demokraside böyle bir müdahaleyi kabul etmek mümkün değil. Ama zannettiler ki ben böyle yazar, korkutursam onlar teslim olurlar. 'Hazır ol' denildiği zaman hep baş üstüne diyen sivil iktidarla karşılaştı onlar" şeklinde demeç vererek, bildirinin müdahale niteliğinde olduğunu ifade etmiştir.

Asker hem şuradan temelleniyordu, “ülke kurtarılmaya muhtaç hale geldi”. Ancak bunun taraftarı olan kesimin nerede olduğu belli değildi. Muhtıradan sonra CHP’nin çıkıp bunun altına imza atarız demesi, zamanın TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın muhtırayı normal karşılaması, birçok yazarın askerden yana olması aslında darbe arzusunun o kadar da uzak olmadığının en büyük kanıtıydı. Darbe karşıtı yazarlar ortaya çıkmaktan kaçıyordu çünkü, nasıl şimdi başörtüsü serbest olsun diyenler “AKP’lisin sen”diye yaftalanıyorsa o zamanda da aynı yaftalanma korkusu insanları sustruyordu. Yani görünmez bir el vardı.

Aslında bu muhtırada başka anlamlar yatmaktaydı. Askerin artık darba yapacak gücü yoktu, bu destekten mahrumdu AKP’ye diş geçiremiyordu bu apaçık belliydi. Muhtıradan sonra Büyükanıt’ın telefonlara çıkmaması ise durumu çok iyi özetliyordu. Gelin bu kısmı yazarın gözünden okuyalım;

“Genelkurmay web sitesine bildiri konduktan sonra başbakan, genelkurmay başkanını aradı ama konuşamadı. Söylenene göre genelkurmay başkanı karayoluyla İstanbul’a gidiyordu, kendisine ulaşılamamıştı. Yani o sırada yabancı bir ülke Türkiye’ye saldırsa, genelkurmay başkanına haber verilemeyecekti!”

Bu bir darbenin habercisi olabilirdi. Toplantıda bulunan hükümet üyeleri (bildiriden sonra Başbakanlık konutunda Erdoğan Bakanlarıyla toplantıya girdi)  kendilerini bu ihtimale hazırladılar, hatta Abdullah Gül daha sonra Hasan Cemal’e, “Eşiyle vedalaştığını, eşi ve ailesini bir arkadaşına emanet ettiğini,” dahi söyledi. Durum vahimdi yani.

İnanılmaz ama gerçek, 2007 yılında darbe korkusu vardı Hükümette. Yorum yapmadan geçiyorum çünkü gerçekten insan garabet içersinde kalıyor.

Hükümetin askere cevabı ise tarihi nitelikteydi,


Yazarın yorumu ise şu şekilde; “Muhtıradan ötürü iktidar suçlanıyor, askere “sen kim oluyorsun da hukuk dışına çıkıp üstüne vazife olmayan işlere karışıyorsun” diyen yoktu.”

Burada çok ilginç bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Muhtıra yazarın da dediği gibi mitinglerin ve darbecilerin hızını kesmişti. Mitinge katılanlar bu mitinglerin militaristliği savunduğu anlamına gelmemesi için “ne şeriat ne darbe” söylemini tercih ediyordu. Aslında şeriatı kimse tanımlayamıyordu. Neler değişiyordu de şeriat geliyordu. Aslında onlar da inanmıyordu bu duruma. Çünkü gerçekten inanmış olsalar seçimler o şekilde sonuçlanmaz AKP çok daha fazla sıkıştırırlardı. Bugün inanan halkların kimleri devirdiğini görüyoruz. Bu diktatörlerin yanında AKP neydi ki ?

İşte tam bu olayların üstüne Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerini iptal etti. Yukarıda Türkiye’nin çok farklı yollara gireceğini söyleyerek bundan bahsetmiştim. Genel seçim zamanıydı. Anayasa Mahkemesi üyelerinden bir tanesinin karardan sonra “Ben bu kararı torunlarıma nasıl anlatırım” demesi ise tarihe düşülecek ayrı ve önemli bir nottu.

Hükümet karşı bir hamle yapıyor ve bu sefer piyonu değil vezirini oynatıyordu: Seçim vaktiydi.

İşte burda muhtıranın AKP’ye nasıl oy olarak geri döndüğünü gördük. 22 Temmuz seçimlerinde önce e-muhtıra sonra da Anayasa Mahkemesi’nin kararı “mağdur” haline gelen AKP için siyasi malzeme haline gelmiş ve bütün mitinglerin ana gündem maddesi olmuştu. Nasıl olmasındı? Her seçmenden birinin oyunu alıp iktidara gelmiş bir partiye önce muhtıra veriliyor sonra şimdiye kadar hiç görülmemiş 367 dayatmasıyla seçilen Cumhurbaşkanı’nın cumhurbaşkanlığı elinden alınıyordu. Yani asker ve paralelindekiler istemeden adeta  AKP’yi tekrar iktidara gönderiyordu.
----------------------------------------- ----------------------- -------------------- ------------------- -------------- -------------

Kitapta yer alan önemli bilgilerden bir tanesi de türban konusunda. Aslında türban konusunun nasıl ortaya çıktığını anlatmış yazar. YÖK’ün kurulmasından sonra ilk işi sakalı yasaklamak oldu. Bu durumu yazar Emre Kongar’dan yaptığı alıntıyla anlatıyor. “Prof. Dr. Emre Kongar, “Benim suratımdaki kıllara bir tek karım müdahele edebilir, yüzüm benim ve eşimindir, devletin değil,” diyerek üniversiteden istifa etmişti.”

Türban sorununa dair bugünle paralellik kurmak da mümkün. Nasıl mı? Hemen anlatalım yazarın da yardımıyla. İhsan Doğramacı türban için şekil çizmiş ve isimlendirmişti. Doğramacı, Fransız modasında da yeri olan ve hatta Türkiye’de dindar ama modern de olmaya çalışan az sayıda kadın tarafından giyilen bir başlık olan türbanı öneriyordu. Çocuk doktoru olan bu tıp profesörünün ,  üniversiteler kurmuş, şimdi de YÖK başkanlığı gibi bir işe kalkışmış birinin kalkıp eski moda dergilerinden kestiği resimleri göstererek kılık kıyafet müfettişliği yapmasını çok yadırgamadı Türkiye. Baksanıza aradan 26 yıl aradan geçtikten sonra bugün bile aynı şeyi yapmaya çalışan, genç kızlara başörtüsü modelleri öneren koca koca siyasi parti başkanları da var (Kemal Kılıçdaroğlu bir zaman Türk kadınlarının İranlı kadınlar gibi başlarını örtmlerini uygun görmüştü )

Kitabın son kısımlarına doğru ise Ergenekon davasına dair bir analiz var. Şu şekilde o da : ”Bu davanın Türkiye’nin demokrasi kültürüne çok önemli katkıları oldu, daha da olacak ama bu davanın Türkiye’yi demokratikleştirmekte olduğunu, demokratikleştireceğini söylemekbana fazla hayalci olmak gibi geliyor”

Yazarın bu düşüncesine katılmakla birlikte birkaç ekleme yapmak istiyorum.  Kitabın başında yer alan, AKP’nin andıç davasına dair pasif rol oynaması ve teftiş kurulunu görevlendirmemesi bu tezin temelini oluşturuyor. Çünkü yazar hukuksuz demokrasi olmaz demişti, hukukun daha sağlıklı kullanılmasını sağlamayan AKP, bu dava bittiğinde de demokrasinin daha büyük gelişim kaydetmesinde pasif rol almış olacak ve bunun acısını hep yaşayacaktır.

Kendi hükümetine karşı internet sitesi kuran Genelkurmay

Bu kısım ise tahmin ettiğiniz gibi internet andıcı olayının başlığı. Çok detaylı olmasa da güzel bilgiler var. TSK’nın siteleri ne için kurduğunu zaten mevcut sitelerden okuyabilirsiniz, işin garip tarafı Genelkurmayın bu siteleri hükümetin kurmasının istediğini söylemesi, hükümetin ise bizim böyle bir talebimiz olmadı diyerek cevap vermesi. Yani sen yapmadıysan ben yapmadıysam kim yaptı bunu durumu.

Yazımızı yazarın ABD’de 1800’lü yıllarda kurulmuş olan demokrasinin kurucusu Thomas Jefferson’dan yaptığı alıntıyla bitirelim: “İnanıyorum ki, kurduğumuz cumhuriyet(siz demokrasi diye okuyun) dünyada yaygınlaşacak, giderek yegane geçerli rejim olacak. Ve dünyanın her yerinde iki tane siyasi parti olacak, halktan korkmayanlar partisi ve halktan korkanlar partisi.”

Halktan korkma halinin en bariz hal ve sonuçlarını Arap Dünyasında gördük.

Kitabın genel özetini yapmaya çalıştım. Kitabı okuyan arkadaşlar eksik veya yanlış bir bölüm görürlerse benimle paylaşmalarını rica ediyorum ki hemen düzelteyim.

Kaynakça

BERKAN, İsmet, “Asker bize iktidarı verir mi?” , Everest Yayınları 2011

KIŞLALI, A. Taner, Siyaset Bilimi, İmge Kitabevi 1987






14 Ağustos 2011 Pazar

Vodafone-Aydın Boysan ve Şenlikler.


Aydın Boysan’ı bilirsiniz. Mimar ve gazeteci ünvanına sahip epey emektar bir Akademisyendir. Farklı bir yüzü daha vardır Boysan’ın. Rakı ile ismi anılan ender isimlerden biridir. Rakı nasıl içilir, rakı adabı nasıldır gibi sorulara google amcanın verdiği cevaplar arasında hep Aydın Boysan vardır.

Vodafone’un reklamında “Eski Ramazan Sohbetleri” temasını işliyor Aydın Boysan. Reklamda kullanılan mesaj gayet normal ve hatta başarılı. Seçilen yer, seçilen unsurlar kelimeler de konsepte gayet uygun.  Ancak bir sıkıntı var. Reklamın unsurları  vardır herkesçe bilinen, hedef kitlenin kim olduğu ve ürünün kime hizmet ettiği. Ürün gsm hizmeti, hedef kitle ise

-Türkiye’de Ramazan Sohbetleri’nin tadını almı ve hasretini duyan kişiler,

-Ramazan Sohbetleri mesajıyla sevdiği yakınlarını (özellikle yaşlıları) araması beklenen gençler.

Şimdi iki hedef kitleye kısaca bakıp devam edelim. Birinci hedef kitlemiz Ramazan Sohbetleri’nin tadını almış kimseler. Yani eski Ramazanları bilenler, yani büyük çoğunlukla oruç tutan, sahura kadar oturan, iftarlara birbirine giden insanlar. Hülasa muhafazakar insanlar (çoğunlukla). Medyada çıkan tepkilerin çok büyük bir kısmı da kendisini muhafazakar olarak tanımlayan insanlardan geldi. Şikayetlerde Aydın Boysan yoktu bireysel olarak, problem rakı ile özdeşleşmiş birisinin Ramazan Ayı’nda sohbet konseptiyle çıkar amaçlı kullanılmasıydı. Yani içki Ramazan Ayı’na uymazdı, Aydın Boysan’da Ramazan Sohbetleri’ne uymadı. Yani muhafazakar kesim bu reklamdan haz almadı ve dolayısıyla ürün olan hizmetten faydalanma noktasında herhangi bir hareket reklam diliyle action (AIDA’nın son halkası, Attend, Interest, Desire, Action)  söz konusu olmayacaktı.

Diğer hedef kitle ise en değişken olan kitle. Ve “Ramazan Sohbetleri “ konseptinden etkilenme ihtimali en az olan kesim. Hedef kitle yanlış mı ? Değil ama bu hedef kitle zaten ikincil hedef kitle olarak reklama yerleştirilmiş. Ancak gençlerin tamamen sms’e meyli olduğunu düşünürsek içinde “arama” içeren yaklaşımlardan çok da etkilenmediği aşikar.

Ramazan Ayı özel günler bakımından birçok firmanın vazgeçilmez fırsatlarından. Kapitalizm’in ürünü olan 14 Şubat, Anneler Günü, Babalar günü gibi çıkar amaçlı ( çıkışları öyle olmasa bile sonradan çıkar amacına uygun hale getirildi) kullanılan özel günlerden başka önlerine sunulan müthiş bir fırsattı. İnsanlara pazarlanmalıydı bu. Özellikle içecek firmaları bunu kullanır oldu. Uludağ Gazoz bir hafta önce bikinili genç kızlarla reklam yaparken bir hafta sonra ney sesiyle reklam yaptı. Bunu profesyonellikle açıklayabiliriz ama yine de tartışılmaya açık bir konu.

Ramazan Şenliklerine gelince, artık tamamen çığrığından çıktı ve insanları ilçelerden ilçelere göç etmek zorunda bırakan bir eğlence halini aldı. Kullanılan enstrümanların hiçbirinin islamiyetle ve Ramazan Ayı ile alakası yok. Halkın bu tarz eğlenceleri ise tamamen Ramazan Ayı’ndan bağımsız olarak “öylesine vakit geçirme” olarak gördüğü ise ayan beyan ortada. Hatta daha da arsızları “deli kızlar var la” diyecek kadar amacından uzak bir şekilde kullanıyor bu ortamları.

Sonuç itibariyle Vodafone’nun reklamındaki tutarsızlıkta farklı amaçlar da düşünülmüş olabilir, zıtlık amacı güdülmüş olabilir ama benim gözümde para kaybından başka bir şey değil. Hele ki Ramazan Ayı için böyle bir kişiliğin kullanılmış olması beni fazlasıyla irrite etti.

Ramazan Şenlikleri de yeni bir eğlence alanı; ama Ramazan Ayı ile alakası yok. Şenlik deyip geçsinler yeterli. 

11 Ağustos 2011 Perşembe

Toplumsal Analizler-1

“Tahammül etmenin zorluğuyla nefret etmenin kolaylığı Nascar’da yarışır.”

Bu yazıda biraz daha pragmatik davranıp günlük hayatımızda kullandığımız terimleri, sosyal kurumları ele alıp kendi dilimizce çevirip aktarmaya çalışacağım.
Cümleler intihal değildir, alıntılar vardır, yorumlamalar vardır kaynakçayı da en sonda belirteceğim, sıkıntı yok.

Başlayalım.

1-Sosyal Kurumların Ortaya Çıkması

Her kurum bir gereksinmeye yanıt olarak doğar. Toplumsal ihtiyaçlar kişilerin bireysel taleplerinin halkın genelinde yanıt bulması üzerine ihtiyaç genelleşir ve sosyal bir arzu olarak devletten istenilir. Bu diplomatik veya bürokratik yollarla olmasa bile yaşantılar bunu devlete hissettirebilir.
Ama aynı kurum tüm toplum için işlevsel olmayabilir. Diyanet işleri buna örnek olarak gösterilebilir.
Sünni kesimler için büyük bir anlam ifade ederken Alevi, Şii(azınlıkta olsa da) Hıristiyan kesimler için çok da bir şey ifade etmez. Hatta Devletin seküler yapısına aykırı bir kurum olduğu da hala tartışılır ve tartışılmaktadır.
Bu analizde son olarak şunu ifade etmek de fayda var; İşlevini yitirdiği halde varlığını sürdüren kurumlar bulunabilir. Ama toplumsal yaşam için engel durumuna gelmiş kurumların varlıklarını sürdürebilmesi mümkün değildir.
Ruhban okulu tartışması, 35. Madde, Emasya (Kısa süre önce kaldırıldı) bunlara örnek verilebilir.

2-Devletin somut olarak ortaya çıktığı dönem

Devlet öyle atılıp tutuldüğü gibi ilk insanlarla falan doğmadı. Devlet “Ulusal Toplum” toplum aşamasından sonra ortaya çıktı. Ulusal Toplum aşaması ise Feodalite’nin yıkılmasından sonra yani 16. Ve 17. YY’dan sonra tam manasıyla kendini oluşturdu. Çünkü devlet kurumunun oluşabilmesi için Egemen Gücün meşru bir şekilde kendi hükümranlığını sağlaması gerekiyor.  (Bu seçimle de olabilir kast sistemiyle de v.s de)

3-Emperyalizmin Oyunu mu bu?

Hani son zamanlarda moda olan bir terim varya “emperyalizm” amiyane tabirle sömürü düzeni. Gerçi ikisi de amiyane ama olsun. ( Yıldıray Oğur’un bugünkü yazısın da tavsiye ederim bu konuda, http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=2917&y%FDld%FDray_o%F0ur-bana_emperyalizmin_bir_oyunu_mu_bu_)
Gelişmiş ülkelerin Siyasal Kurumlarını biçimsel olarak taklit eden geri kalmış ülkeler asıllarına benzer şekilde işlemiyorlar. Çünkü esinlendikleri kurumun doğup geliştiği toplumsal yapıdan yoksunlar. Hal böyle olunca değişim gerçekleşse yani Egemen güç değişse bile Ülke dinamiklerinin tam oturması mümkün olmuyor. Çünkü gelişmiş toplumların geçirmiş olduğu evreleri geçirmeden bir anda hatta jakoben bir şekilde siyasal rejimlerinin değişmesiyle karşı karşıya kalıyorlar.

Irak’a demokrasi götürme tutkusunun hüsranla sonuçlanmasının nedeni budur. Hayatlarında demokrasi görmemiş, seçme hakkı nedir bilmeyen siyasal mekanizmalarda bırakın etkin şekilde edilgen bir şekilde bile yer almamış bireylerin yaşamış olduğu uyum sorunu ve sendromu ülkenin yapılanmasını geciktirdiği gibi halkın kendi iç huzurunu sağlayabilmesine de engel olmuştur.

Bunun örneklerini yakın zamanda Mısır’da Tunus’da Libya’da yaşadığımızdan ve yaşayacağımızdan emin olabilirsiniz.

4-Toplumun tepkilerinin Sosyal Yansıması

Evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmenin yasak olduğu toplumlarda farklı çözümler bulunur bireyler tarafından. Ekonomik zorluklar içerisinde olan kişi, baskılardan da çekindiği için sevdiği kişiyi kaçırmaya mecbur kalır. Böyle bir durumda bu “kız kaçırma” kurum olarak toplum literatüründe yerini alır. Ancak bu eylem baskının olmadığı bir ortamda, yani cinsel özgürlüğün ve ekonomik yeterliliğin olduğu bir ortamda gerçekleşirse bu “sapkınlık” olarak ifade edilir.

Ve devamı gelecek olan yazıyı güzel bir ifadeyle bitirelim.

“Benzeyenlerden oluşan bir toplumda benzemeyenleri anlama gereksinimi yoktur”

Kaynakça:

Ahmet Taner Kışlalı, (Siyaset Bilimi 1989)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Operasyon var dediler geldik !!!: İçimizdeki Afrikalılar

Operasyon var dediler geldik !!!: İçimizdeki Afrikalılar: "Aslında bunun aslı Mustafa Denizli’nin yıllar önce bir maçtan sonra (spekülatif haber yapan ve kötü oynadığı söylenen ) bazı kesimleri hed..."

İçimizdeki Afrikalılar



Aslında bunun aslı Mustafa Denizli’nin yıllar önce bir maçtan sonra (spekülatif haber yapan ve kötü oynadığı söylenen ) bazı kesimleri hedef göstererek: ”içimizdeki İrlandalıları temizlememiz lazım” demişti. O gün bugündür kullanılır bu söz öbeği. Yani nankör, ispiyoncu, ajan sıfatlarına karşılık olarak kullanır ve onları yaftalarız. Kötüdür bu öbek kötü yani.

Ama…

Ben bu sefer öyle kullanmadım. Ömer Üründül’ün “korkunç bir gol” (çok güzel olduğunu söylemeye çalışıyor) demesi gibi yazayım dedim. Çünkü gerçekten içimizde kötü vecizeler kullanılamayacak kadar Afrikalılar var, iyi saatte olsunlar eksilmesinler artsınlar. (Sayı olarak Bkz. Star Wars Android ordusu)

Haftalar değil daha bir hafta önce kampanyalar başlatıldı Türkiye’de. Kampanyalar başlar başlamaz açlık ne demek konuşur olduk, adamlar ölüyor dedi herkes ölmenin ne demek olduğunu bilmeden, bilmeye gerek de yoktu hani. Açlık demek, halsizlikten ağlayamamaktı, vücutta temiz sıvı olmadığı için göz yaşı bile dökememekti. Bilirsiniz göz yaşı dökemeyen bir insanın gözleri körlük tehlikesi yaşar ve göz ağrısı denen şey diş ağrısıyla Nascar’da yarışır.

Biz  sofrasına tek başına oturmayan Hz. İbrahim’i düşünerek açlık dedik, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir Peygamberin dünya görüşündeki o geniş ufku  düşünüp açlık dedik, Kapısına “bana yiyecek bir şeyler ver diyene “yemek için verecek bir şeyim yok ama evimin anahtarını verebilirim” diyen  ve İslamiyet’in en tepesindeki insan olan Hz. Ebu Bekir’i bildiğimiz için açlık dedik, biz elindeki son azığı Çanakkale’de ordusuna gönderen ve postallarını yakıp da yiyen bir ecdadın nesilleri olduğumuz için açlık dedik, iftar çadırlarını garibanlar da yesin diye kurduğumuz için ( her şeye rağmen) açlık dedik, otobüs yolculuklarında elimizdeki hurmayı yolcularla paylaşmayı bildiğimiz için açlık dedik. Biz sıcaklarda kapımızın önüne bir tas su koyup mahlukatı unutmayacak kadar düşünceli  ve naif olduğumuz için açlık dedik.

Velhasıl biz aç kaldığımız ve aç kalmayı bildiğimiz için açlık dedik.

Yani bizim deyişimiz farklıydı. İçtendi. Gönüldendi.

Neden mi ?

Çünkü Yunanistan’a gönderdiği yardımın (154 milyar dolar) 334/1’i ile Afrika’yı açlıktan kurtaracak bir topluluğun (Avrupa Birliği) yaptığı yardımın (5 milyon dolar) katlarını Afrika’ya gönderdiğimiz için.
Yıllarca hatta bazen asırlarca sömürdükleri topraklara yardım gönderemeyecek kadar  soğuk ve gaddar oldukları için. Aslında hak vermek lazım, çünkü onların da isyanı vardı artık. Daha fazla maaş istiyorlardı az vergi istiyorlardı yani onların derdi daha büyüktü.

Değil miydi yoksa ?

İçimizdeki Afrikalı sen küpeli çocuk sağ ol.
Sen sakallı, sakallı Afrikalı sağ ol.
Arjen abla, Sarışın Afrikalı sağ ol.
Durmuş dede koyun gönderdin, cömert Afrikalı sağ ol.
Siz starbucks kızları, temiz yüreğiniz için, Afrikalılar, sağ olun.
İçimizdeki Afrikalılar hep sağ olun hep var olun.

9 Ağustos 2011 Salı

Hanimiş Benim Güzel Ülkem ?

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel bir ülke varmış. Bu insanlar yıllar yılı ekmek kavgası içinde yaşamışlar ve hep kırmışlar birbirini. Neden sonra bir yiğit çıkmış ve haykırmış tez dışlana bundan sonra kim üzerse birini…

Üzmüş birbirini biri doğudan biri batıdan iki kişi,dışlamışlar sorup sormadan garipleri.

Yiğit nam salmaya devam etmiş ülkede, bu sefer biri Hz.Ali demiş; birisi de önce Muhammet sonra Ali,onlar da üzdü birbirini diye onları da atmışlar yolup, yokluğa...

Sular akmış, yağmurlar nehirleri doldurup taşırmış, karaya ak demiş birisi sevdiği kara gözlü olduğu için, ardından beyazcı çıkmış "Anamın saçları ak demiş”, sanmışlar düşman birbirine bunlar, onları da almışlar kendi halinde yaşayan toplumdan...

Giden gitmiş kalanlar ağlamaklı, insan kalmaz olmuş sokaklarda dostlu ahbaplı,aman beni de duyarlar alırlar baharımın ertesinde çiçeğimi koklayamadan demiş insancıklar ve yoklaşmış yollar topraklar..

Adı "Yiğit" olan devletmiş adını yeni öğrenmişler, bunca sene bizimkilerin dilini kinli gözlerle köreltmişler, sesler çıkmaz olmuş çıkanlar sesler sedasız.

Devir akmış,hasatlar kalkmış topraklar nefretli, insanlar kederine tuzu meze yapmış. Kimi seçtiyse başına halk hep aynı nakaratmış, kırık dümenli gemi bir türlü yol alamamış,sarmışlar cahilce dümeni, gönül tamir ettikleri gibi, ama dinlememiş deli deniz, zamanında onu dinlemeyenleri...…

Sonraları dönmüş devir nasıl olduysa acep, bu sefer gerçek yiğitler sarmış memleketi yek ve hep.Kimi sarı saçlıymış kimisi topraktan çalma, kimi al yanaklıymış kimisi buluttan saf, kimisi meslek misali altıncı sarraf, sarmışlar kolları, sarmalamışlar hüzünlü yaprakları, kurumaya yüz tutmuş bencileyin ağaçlar; sevinçten serivermişler salkım salkım dalları.

Umut okyanus olmuş, huzur eş ruhu, geliyormuş yavaşça mutluluğun sonsuzluğu…. Yılın önemi kalmamış artık, ramazanlar seneyi devriyeyi hatırlatır olmuş, bayramlar coşkuyu…, Şarkın asıl YİĞİTLERİ garba çiçek atmış, çiçeğin yaprakları toprağa haber salmış. Allah güzellik vermiş burnuna, Karadeniz'i sırtlamış omzuna, benim Of çekmeyen OF’lum; Macurum hatırlatmış Asr-ı saadeti, Ensar olmuş anlaşılsın diye kıymeti, Peygamberin hadisi hatıra gelmiş: Ben ilimsem eğer, kapısı da Ya Ali. …Kimse üzmez olmuş birbirini, analar yürekte büyütmüşler kimsesizleri ve kimseleri…

Sonra çıkmış birisi sıralamış hayallerini ve aslında biliyormuş, çoklarının içinden söylediğini ve birçoğunun da haykırmak istediğini...

Hanimiş Benim Güzel Ülkem!!!

Her şeyin çok daha güzel olacağını düşünerek sarıldık hayata ve bırakmadık biz topraklarımızı iki üç haytaya... Soframızda hakkı vardı her bir yetimin ve biz hep kardeşiydik O güzel Nebinin...

Bu karalama, Ramazan- Şerif'in Manevi ikliminde kendinden bir şey bulanlara...

Kapitalizm Öpüyor mu ?


Kapitalizm Öpüyor mu ?

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser demiş Marx'ların Karl. Bunu bazı sözlük yazarları Hristiyan inancını kullanarak revize etmiş ama konumuz bu değil. Karl (tamam bizim Karl değil Marx) zamanın behrinde Sosyalizmin galibiyetini ilan etmiş “Kapitalizm çökmeye mahkumdur” diyerek. Ancak o vecizenin akabinden orta sınıf mücadelesindeki genişleme işçi sınıfının sendikalaşmasıyla (bu tabiki de uzun bir sürede oluyor) daha da artmış. Yani işçi sınıfı gelir bakımından gerçekten işçi olsa bile haklar ve yaşam standartları bakımından orta sınıftan sayılabilirdi. İster Fransız İhtilali’nin mirası deyin ister gerilme şansı kalmamış fay hattı gibi olan özgürlük coşkusu deyin bir şekilde haklar geri alınmış ( geri dedim çünkü bu hakları sıfırdan aldılar Obama vermedi )

Ne Mao ve Pol Pot ne Mussolini ne de Sosyalist bir partiyle işleri değiştirebileceğini düşünen Lenin amca        ( saygıdeğer şahsiyet, hayatı boyunca delik yatakta yatmıştır dava adamıdır ) yanıldığını ne yazık ki ancak diğer aleme göç ettikten sonra anlayabilecektir. Çünkü ihtiyaç sahibi insanlar, ihtiyaçlarını elde etmek uğruna inandığı davadan yolundan giderken şüphelere düşer ve ellerindeki boşluğu fark edip sinirlenmeye başlarsa vazgeçmesi ve saf değiştirip gül attığı lidere silah tutmaya başlaması için çok fazla düşünmeyecektir. (İran devrimini sağlayan ve gül atan askerleri istisna tutuyorum; bence gül devrimi onlar sayesinde oldu, onlara gül devrimcileri diyorum) Çünkü insanın elinden yaşama hakkını kimse alamaz, öyle ki idama giden birisinin cellada karşı gelme hakkı da buradan gelir.  

Bugün ekonomik problemlerin başında Toplumsal güç dengelerinin değişmesi yer almakta bence. 2008 krizinin çıkış noktası halkın ev sahibi olma isteği, diğerlerine (zenginlere) yetişme arzusu havyar yeme merakı insanları, üzerinde ünlü insanların olduğu kağıt paraları geriye ödeyeceklerini zannederek bankalardan kredi almasına teşvik etti daha doğru bir tabirle çekti veya itti.

Sonucu malum.

AB’nin kasasındaki paranın büyük bir kısmının IMF’den alınan sübvansiyonla Yunanistan için harcanması ve hala harcanıyor olması, Portekiz ve ispanya’nın ağızda meme bekliyor oluşu İktisadi dengelere  dikkat edilmesi gereken yeni bir  unsur ekledi ve bu yıllardır bilinen bir terimdi: Kriz
Evet bence de çok klişe hatta en az Hülya Avşar kadar bıkkınlık veren bir kelime. Ama bu kriz kelimesi Hülya Avşar gibi para alarak değil, paraları yiyerek hatta yok ederek bıkkınlık veriyor. İşte şimdi Kapitalizm olgusunun insanı abdestsiz öpmesine geldik.

Abdestsiz öpücük abdesti bozar mı Hocam ?

Giden gitsin kalan sağlar bizimdir diyen piyasayı serbest bırakma  anlayışının terimi olan Liberal Ekonomi belki de son yıllarda aldığı kadar kelleyi (şirket) Hitler bile (yok canım o almıştır) almamıştır. Kapitalizm mevcut şartlarda yeni şirketlerin büyümesini sağlıyor (Apple, Mircosoft’un kapışması dünyaya hiç bu kadar rant sağlamamıştı) hatta yeni alanlara tohum atıyorsa bu bir yandan yamyamcılık (piyasayı domine etmek) bir yandan da tüketicinin çıkarına kontrataklar sergilemektir. Eğer 700 milyar dolarlık paketi sömüren Lehmann Brothers’in dünyayı batıramadığı bir ortamda anki kriz bence çok daha hafif. Kapitalizm çok can yakıyor yakacak, insanları öpüyor öpecek batanlar olacak ama bu kapitalizmin çökmesi anlamına gelmeyecek. Çünkü eğer bunu kabul edersek Yaşar Nuri Öztürk ve Mun tarikatının baş belası Beyazların Zekeriya’yı haklı çıkarmak anlamına gelecek.

Kapitalizm bir şeyler deniyor; ama bu çökmek için değil çürüklerin ayıklanması ve sonrasında daha da kuvvetli dişlerle daha büyük ısırıklar almak için pasta ve elmalardan. Çünkü bu hep böyle oldu. 29’da da, 08’de de.
Ha bir de Kapitalizm’in çöktüğünü iddia edenlerin çökünce ne olacak sorusuna yani hani bir kuruyan çölde nasıl bir hayat yaşanacağına dair bilgiler de verirse diyalektik anlayışlarını biz de kavramış oluruz. 

Daha iyi yazılar için operasyonlara devam.