simsiyah bir bulut düşünün.
rengini hiç kaybetmeyen ama çok da güçlü bir beyazı var içinde.
hani gece veya gündüz onu ne zaman görseniz kaybolacağınız.
içine girseniz simsiyah ve bembeyaz kalacağınız bir bulut.
baktıkça sizi saran, sizin de sarılmak istediğiniz bir rüya.
hayallerin gök kuşağı sanki, rengarenk gibi ama iki renk.
ölümle yaşam arasındaki çizgi gibi birlikteliği.
o berraklık, siyahtaki beyazlık, beyazdaki derinlik.
yok olmak, denizdeki kum, havadaki nefes gibi.
yok olmak, rüzgardaki ses, güneşteki ışık gibi.
hissetmek en yüce duyguları, yaratılmışlığın amacını.
anlamak en saf, en zarif hislerin dünyasını.
yaşamak aşkın en karışık ve en saf halini.
adamak, adamayı istemek ömrünün tüm zerrelerini.
ummak, onu mutlu etmeyi, onun için yaşamayı.
onu çok sevmek.
onu çok istemek.
kimse olmasın, ondan, onun varlığından gülüşünden başka.
onu her şeyden çok istemek.
simsiyah bir bulut düşünün, beyazın ona aşık olduğunu.
ama mahcup bir halde, beni de alır mısın gönlüne dercesine.
işte o siyahtaki beyaz bulut olmak, en büyük dileğim.
siyah bulutum, beyazın olabilir miyim?
21 Ağustos 2013 Çarşamba
15 Ağustos 2013 Perşembe
O olmak isterdim!
Bilir misiniz? Bilirsiniz bilirsiniz. Birini özlediğiniz
zaman, onunla ilgili hatıralara bakarsınız. Bu bazen ondan kalan bir
fotoğraftır, onun bir hediyesidir veya bir mesaj… Teselli bulmaya çalışırsınız,
sakinleşmeye çalışırsınız, yüreğinizdeki fırtınalara bir dalgakıran yapmaya
çalışırsınız. Ama içiniz hep yanar, bazen kanar. Eğer onu kaybettiyseniz, ölür,
ölür, sonra tekrar ölürsünüz. Tekrar doğar bütün hatıralarınız o da doğar, ve
tekrar ölür.
Yoksa eğer ondan kalan hiçbir eser, hayallerdir bu sefer sarılacağınız
dal sığınacağınız liman. Ya onun varlığıyla lezzetlenmişse hayatınız, onsuz
anlarınız dünyaların sizin olduğu anlara bile denk gelse mutsuz oluyorsanız,
kalbinizde değişik olaylar oluyor demektir J
Ne gibi mesela? Mesela sabahları uykusuz bir şekilde
kalksanız heyecanınız kalan uyku ihtiyacını gideriyordur, fizyolojik terapi
yani, hem de bedava.
Açlık çekmez, aklınıza yemek geldiğinde bir bardak suyu
içerkenki sürede onu hayal etmeniz size açlığı da unutturur.
Misaller uzar gider. Asıl meseleye gelelim.
O sizin ibadetinizdir artık. Onu mutlu etmek üzerine
aldığınız her nefes, sizi Rabbinize daha fazla yaklaştırır, çünkü bilirsiniz
hayatınızdaki mutluluğun nedeninin o olduğunu. Kendinizi borçlu hissedersiniz.
Hele ki bir aradayken gözleriyle hep sizi takip ediyor, sanki kırılacak bir
cammış gibi size hassasiyet gösteriyorsa, borcunuz hiç durmadan artıyor
demektir. İşte o an, bir tercih yaparsınız ruh ve hayal dünyanızda. Ben ne
kadarını hak ediyorum? Veya neler hissediyorum? Umarsızca bunu yadsıyor ve
önemsemiyorsanız ki bu bir tercihtir, medeniyet ve ruh tarlasından 1930’larda
ve gece karanlıkta geçmişsiniz demektir.
Mesela şu fakir, son birkaç aydır bire rüyanın içinde. Ama
uyanık görüyor ve yaşıyor. Gülümsemeyi öğrendi mesela, hayata daha pozitif
bakmayı, sabretmeyi, sakin olabilmeyi, bilse de susabilmeyi öğrendi. İzlemeyi
gözlemlemeyi, hepsinin nedeni o.
Mesela ilk kez bir ortama gidecek olsam korkarım, orada
kendim olamamaktan korkarım. Korku insanın en tabi ve en gerekli duygusudur. İnancı
şekillendirir hayatı yönlendirir. Peki hayatınızı bir anda belki de yıllardır
tanıdığınız insanların bulunduğu ortamdan başka bir yere taşıyacaksanız. Başka
bir yüz başka bir beden, başka cümleler. Korkardım. Ölümüne korkardım.
Peki o korkan için neler yapardınız? Umursamaz mı olurdunuz
yoksa tam tersi pür dikkat onu mutlu etmeye mi çalışırdınız? Ben o olurdum. Her
anı, onun dünyasından yaşardım. Sevdiklerimden, sevenlerden ayrı bir dünyada
neler yaşardım diye düşünürdüm. Kurduğu her bir cümleyi böyle yorumlar, kendim
bu cümleyi nasıl kurardım diye düşünürdüm. Gerçekten de onu düşünmez o olurdum.
Annesi olmayan bir yavruyu düşünürdüm, baba şefkatinin eksikliğinde ben ne
yapardım diye düşünürdüm. Abla-Abi-Kardeş üçgeninden iki uçlu bir odaya
kapatsalar nasıl bir çözüm yolu izlerdim onu tasavvur ederdim.
Onu düşünürdüm, onu gülümsetebilmeyi. Onunla olabilmeyi,
onun ruh dünyasında bir sakinleştirici olabilmek için tüm benliğimi seferber
ederdim. Onun yüzü düştüğünde, akan kanımın dahi onu huzurlu kılabilmek için
mücadele vermesini sağlardım. Ve onu isterdim, onu çok isterdim, her şeyi
unutmasını, hatırladıklarını da, benimle olduğu için daha da rahmetle anmasını.
Attığı adımlara paspas olurdum mesela, ses çıkınca kendini
yalnız zannetmesin diye, evdeki her seslenmesine cevap vermek isterdim, her
cümlesi bende kalsın diye. Ona koşmak, onu sarmak isterdim, tüm zerrelerimle
yanında olduğumu hissetsin diye.
O olmak isterdim, o olabilmek, onun dünyasından bakabilmek
dünyaya. Onun inci gözlerinden sarılmak isterdim hayata. Beyazdaki asaleti
siyahın kudretine onun eliyle bırakmak isterdim. Gülüşünü sarıp saklamak
isterdim, sıcaklığını hissedebilmek için.
O olmak isterdim, dünya nasıl bu kadar daha güzel bir hale
getirilebiliyor onu anlamak için. Bir erkeğin ruhunu zangır zangır
titretebiliyor onu idrak edebilmek için. Heyecan ne demek onu nasıl oluyor da
bir erkeğin bakışını korkutacak kadar kullanabiliyor bilmek isterdim.
O olmak isterdim, onunla olabilmek için.
O olmak isterdim, hislerimi ona adayabilmek için.
O olmak isterdim, nefesin kıymetini bilebilmek için.
Onunla olmak isterdim, dünyanın hakkını verebilmek için.
Onunla olmak istiyorum, ölümüne, ruhuna, canına, kalbine,
yani yaşanılası bir şeylere sahip olmak için.
6 Ağustos 2013 Salı
Bayramı Beklerken...
Ramazanı beklemek gibiydi Bayramı beklemek. Çarşı pazar
dolaşılırdı, alınırdı iftarlık sahurluk malzemeler. İlk sahura mutlaka
kalkılırdı, çay bardağının sesini duyururduk semaya, Rabbimize, senin
rahmetinle bizim ayımıza ulaştık Rabbim, bak sahura kalktık bu eve Rahmet
bereket nazarınla bak diye dua edercesine çıkarılırdı o ses. Sahurdan sonra
hemen yatmazdı evin annesi, yatamazdı malum. Aylardan sonra o vakitte bir şey
yemenin farklılığıyla dolanılırdı evde ve yatakta sağa sola. Oruçlu bünyeyle
okula gidiyorsa çocuk hafif afacanlıkla hissettirirdi bunu, o zamanlar oruçlu
olmayan çocuklar bile takdir ederdi seni, bugünkü gibi saygı bekleme ihtiyacı
hissedilmezdi. küçücük bedenler ellerindeki kocaman tostları saklardı bir
köşede yemek için, kantinlerin camları gazeteyle kaplı. Şimdi de olsun
istediğimizden değil, hani nerde o eski Ramazanlar dememize neden olan
güzelliklerden olduğu için yazdık. O hassasiyetti bereketli kılan o ayı,
tutanların değil tutmayanların da bir o kadar nasiplenmesindendi saygı göstererek.
İftarı beklemek daha başkaydı. Öyle her kanalda kamyon
kamyon program olmazdı, paraya bu kadar dökülmemiş program başına 10'binler
alan Katipoğlu Satıroğlu yoktu ekranlarda. TRT yapardı bir program ona da iftar
saatinden haberi olsun için bakardı insanlar. O yüzdendir iftarın keyfiyeti
ailece artardı. Sofraya herkes bir şey getirir götürürdü evin Reisi hariç.
İftara gidileceği zaman eve her gelen erkek pide alır, hanımlar çorba börek
neyin yapar götürürdü. Teravihe erkekler birlikte gider, eğer Anane veya Babaanneler'de
toplanıldıysa teravihten sonra kardeşlerden birine gidilirdi daha rahat
muhabbet-çay için. Hanımlar da o arada bulaşığı paylaşırdı, evine gidilecek
erken yol alırdı çayı koymak için. Heyecan sahurda başlar diğer sahura kadar
sürerdi. Söyleyin şimdi, böyle bir heyecan varken memnuniyet üzerine, Hazreti
Allah memnuniyetini yağdırmaz mıydı o günlere gecelere? O yüzden eski
Ramazanlar işte.
Bayrama yaklaştıkça yeni kıyafet heyecanı, en fakirinden en
zenginine. Fakiri de zengindi eski Ramazanlarda. Zekattı fitreydi daha hakkıyla
götürülürdü, kumaştan bir metre fazla alınır götürülürdü istediğini diksin
diye, çorap bir çift fazla. Ramazan öyle rahmetti işte herkese. Herkes aslını
neslini bilir öyle giderdi çarşıya, Ayşe Ablanın çocukları da hatıra gelirdi
hep. Bayrama az kaldıkça sahurlar daha heyecanlı olur, alınan kıyafetler
yatakların baş ucuna, ayakkabıysa yeni alınan yatağın içine kadar girerdi. Her
şey ve herkes nasiplenirdi o bereketin heyecanından.
Hele Bayram Sabahı.
Sabah namazına herkes kalkar, Reis güneşi ailenin üstüne
doğmasın diye uğraşırdı. Öyle eşofmanlar falan değil, Bayramlıklar giyilirdi,
anne özenle giydirirdi çocuğunu. Bayramdı çünkü bu, Hz. İbrahim'in oğlunu
kurban etmeye götürürken giydirip süslemesindeki heyecan neyse bu da oydu.
Rabbinin onu affedişine gidiyordu herkes camiye. Tekbirini getiriyordu hafif
sesli, kul duymazdı belki de Rabbi de ona "Lebbeyk" diye nida
ediyordu. "BUYUR EY KULUM"
Namaz için sığmazdı kimse camilere, yollar bahçeler. Herkes
seccadesini kartonunu paylaşırdı, kimse boşta kalmasın diye herkes başkasının
namazını düşünürdü kendini değil, bu yüzden bayramdı, bu yüzden Hz. Allah
affetmeye kasem etmişti kullarını, bu kendi nefsini öteleyişten. Namaz biter,
kuyrukta beş dakika bekleyemeyen, yemeği geç gelince kızan insanlar, İmam
Efendi'nin son cümleleriyle Bayramlaşmak için halkaya geçerdi. O halka
büyüdükçe büyürdü, gidenler olurdu tabii, zaten o giderlerden dolayı gitmedi mi
eski Ramazanlar. Kalanlarla birlikte mahalle harman olurdu, Bayramın Mübarek
olsun, Hayırlı Bayramlar, Bayramın Bayram ola diyen yüreklerle bezenirdi o
heyecan. Hz. Allah meleklerini gönderirdi işte o gönüllere, gidin de görün
kullarımı; benim onları affımı bakın nasıl kutluyorlar. İçki içerek değil,
sapıtarak değil, aslını ve kulluğunu unutarak değil; bilakis acziyetini
hatırlayarak: Affedilişimiz mübarek olsun, Hz. Allahın rahmeti bereket olsun
diyerek kutluyorlar.
Evde ev halkı bekler camiden gelecekleri, kahvaltıya
oturulmadan Bayramlaşılır önce, herkes Babanın elini öper, yaşı ondan büyük
olsun küçük olsun Hanım da eşinin elini öperdi. Bayram böyle tebrik edilirdi.
Sanki şimdi yok mu diyenlere, elbet var ama gerçekten eski Ramazanlar kadar mı?
Ah işte, Eski Ramazanlar.
Siz de usandınız da bırakın bu yazıda diyelim istediğimiz
kadar öyle. Yarın Bayram, bugün arefe. Bilmek lazım kadrini kıymetini, küslük
acizlerin işidir, nefret kin keza. Küçük küçüklüğünü bilmesin varsın, büyük
kibirlensin dursun, sen uzat elini, biliriz ki veren al alan elden
üstündür.
Bayramınız Bayram olsun, Bayramı beklerken, Bayramınız
Suriye'nin de Bayramı olsun, Mısır'ın da, Somali'nin de.
Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiiriyle de
tamam olsun yazı.
Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses...
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses...
Esen Kalın...
5 Ağustos 2013 Pazartesi
Şiirmiş anlatan, yazı pespaye
Hasretinden Prangalar Eskittim kitabından, o ne vurdumduymaz dizeler. Zangır zangır titretiyor yüreği:
bu, ne ayıp, ne de yasak,
öylece bir gerçek, kendi halinde,
belki, yaşamama sebep...
evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram.
gene bir cehennem var yastığımda,
gel artık...
Ahmed Arif
belki, yaşamama sebep...
evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram.
gene bir cehennem var yastığımda,
gel artık...
Ahmed Arif
Kendin ol, Yılmaz Odabaşı’ndan;
kendin ol
kendin ol
sen buysan başkası ol!
buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?
ne diyarbakır anladı beni ne de sen
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen...
yılmaz odabaşı
kendin ol
sen buysan başkası ol!
buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?
ne diyarbakır anladı beni ne de sen
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen...
yılmaz odabaşı
Adı Lavinia’ymış, yalan. Her aşka bu şiir:
sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.
sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim.
incinirsin
sana gitme demeyeceğim.
ama gitme lavinia.
adını gizleyeceğim.
sen de bilme lavinia.
özdemir asaf
sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.
sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim.
incinirsin
sana gitme demeyeceğim.
ama gitme lavinia.
adını gizleyeceğim.
sen de bilme lavinia.
özdemir asaf
Orhan Veli anlatır bazen erkekleri;
bakakalırım giden geminin ardından;
atamam kendimi denize, dünya güzel;
serde erkeklik var, ağlayamam.
Bu sana sevgili; ne çok sevdim ikimizi bir bilsen...
Esen kalın.
Kafka'nın Karıştırdıkları!
Kafka’nın davasını bilirsiniz, belki de Adaletin bu kadar sarmaşık ve yapay bir şey olduğunu onun kadar iyi anlatamamıştır. Leğenlerde çamaşır yıkayan kadınların arasından mahkeme salonuna geçersiniz. Varın siz düşünün size adalet verecek hakimin iş güzarlığını. Mevzumuz dava adalet falan değil tabi ki. Korktuklarımız. Yaşadığımız veya yaşamadığımız, veya yaşamaktan korktuğumuz korkularımız.
Kimi zaman terk edilmek, kimi zaman terk etmek, kimi zaman yok sayılmak, kimi zaman önemsenmemek, duyulmamak, amiyane tabirle kazınmamak. Öyle büyük korkarız ki yok sayılmaktan, birisine verilecek en büyük cezadır belki onu yok saymak, tek kişi bile kalsa onu görmemiş gibi davranmak, onun için saniyelerin saatler sürmesi demek. Aaa görmedim, yeni gördüm diye yalan atmamızın nedeni budur, bal gibi görmüş sesini duymuş hatta kokusunu bile hatırlamışızdır ama yeni gördüm diye sallarız o bize gelene kadar. Böyledir insanoğlu, yalan atmayı bile doğruluk üzerinden yapar.
Bütün ilgiyi üzerine toplamış birisinin olduğu bir ortama girdiğinizde o şahsiyete selam vermediğiniz an fark edilirsiniz, hem de oranın ilgi odağı kişisi tarafından. Nasıl olur da bana merhaba demez bunca insan etrafımdayken diye sitem eder, çünkü içeriye giren erkek-dişi sinek bile olsa selam vermelidir ona. İşte en büyük dikkati çekmektir görmezden gelmek, ama samimi olduğunuz yerlerde yapmayın ters teper.
“ Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak seni görerek” demiş Kafka Milena’ya Mektuplar’da, işte o görecek gözlerden korkar mesela insan. Veya göremediği günlerin acısını hisseder belki de tekrar göremeyecek olmanın gerçekliğini hissetmiştir derinlerde. Toz pembe bir dünyanın tozunun siyahlığıdır onu korkutan. Gerçeklere yaklaştıkça ortaya çıkan beyaz yalanların ürkütmesi de olabilir kişiyi. Umudunu kaybetme diyenlerin azalması da olabilir, Umut fakirin ekmeğidir diye dalga geçenlerin esintisi de olabilir. Korkudur bu. Bir gün önce size merhaba demesi için can attığınız kişinin, ertesi gece yolunuza çıkma korkusudur. İnsandır çünkü nihayetinde, umut fakirin ekmeği olmaktan ziyade, umut fakirin; sevgi fakirinin, aşk fakirinin düşler bahçesindeki ulaşılmaz meyve olmuştur. Meraklandırır, gösterir ama vermez. Ses eder gülümser sana belki su damlalarıyla ama sen çöl olduğunda matarasına koyar suyu. Karışık mı? Evet duygular da böyle, gerçekten çok karışık.
Esen kalın.
Kimi zaman terk edilmek, kimi zaman terk etmek, kimi zaman yok sayılmak, kimi zaman önemsenmemek, duyulmamak, amiyane tabirle kazınmamak. Öyle büyük korkarız ki yok sayılmaktan, birisine verilecek en büyük cezadır belki onu yok saymak, tek kişi bile kalsa onu görmemiş gibi davranmak, onun için saniyelerin saatler sürmesi demek. Aaa görmedim, yeni gördüm diye yalan atmamızın nedeni budur, bal gibi görmüş sesini duymuş hatta kokusunu bile hatırlamışızdır ama yeni gördüm diye sallarız o bize gelene kadar. Böyledir insanoğlu, yalan atmayı bile doğruluk üzerinden yapar.
Bütün ilgiyi üzerine toplamış birisinin olduğu bir ortama girdiğinizde o şahsiyete selam vermediğiniz an fark edilirsiniz, hem de oranın ilgi odağı kişisi tarafından. Nasıl olur da bana merhaba demez bunca insan etrafımdayken diye sitem eder, çünkü içeriye giren erkek-dişi sinek bile olsa selam vermelidir ona. İşte en büyük dikkati çekmektir görmezden gelmek, ama samimi olduğunuz yerlerde yapmayın ters teper.
“ Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak seni görerek” demiş Kafka Milena’ya Mektuplar’da, işte o görecek gözlerden korkar mesela insan. Veya göremediği günlerin acısını hisseder belki de tekrar göremeyecek olmanın gerçekliğini hissetmiştir derinlerde. Toz pembe bir dünyanın tozunun siyahlığıdır onu korkutan. Gerçeklere yaklaştıkça ortaya çıkan beyaz yalanların ürkütmesi de olabilir kişiyi. Umudunu kaybetme diyenlerin azalması da olabilir, Umut fakirin ekmeğidir diye dalga geçenlerin esintisi de olabilir. Korkudur bu. Bir gün önce size merhaba demesi için can attığınız kişinin, ertesi gece yolunuza çıkma korkusudur. İnsandır çünkü nihayetinde, umut fakirin ekmeği olmaktan ziyade, umut fakirin; sevgi fakirinin, aşk fakirinin düşler bahçesindeki ulaşılmaz meyve olmuştur. Meraklandırır, gösterir ama vermez. Ses eder gülümser sana belki su damlalarıyla ama sen çöl olduğunda matarasına koyar suyu. Karışık mı? Evet duygular da böyle, gerçekten çok karışık.
Esen kalın.
4 Ağustos 2013 Pazar
Onu çok iyi tanıyorum, bekle tanıyorsun!
Öyle değil o.
Anlattıklarınız karşınızdakinin anladığı kadardır falanla
açıklanacak bir şey değil. Sır bu, bunu bilsek zaten bilinmezliklerin
anahtarını buluruz. Kimse intihar etmez, kimseyi üzmeyiz, biliriz tanırız onun
en aksi en gizli huylarını. Gönül dağının eteklerine emeklemekle olur birini
tanımak. Ömrümüzün son anına kadar, birisi kendini bize anlatsa misal eşimiz
dinlese, yine de tam anlamıyla tanıyamaz, anlayamaz, kullanılan kelimenin
gerçekliğiyle pratiği farklıdır. Aynı karakterdeki adam, farklı biriyle
evlenseydi aynı bir karakter devinimi geçirebilir miydi? Tanıyamayız, peki
nasıl ömürler sürer gider?
Hissedersiniz, sizi tamamlayacağını düşünürsünüz. İçinizdeki
fırtınalardan kurtuluş limanı olarak bakarsınız ona ve sığınırsınız. Güzellik değildir
sizi kandıran, zannedersiniz ki yüzü güzel, gülüşü güzel, vücudu güzel. Size hitap
eden şeyler bunlardır belki, ama içinize işleyen, yani bir ömür onunla olmaya
sizi ikna eden anlattıklarıdır, sizi kandırmasıdır açıkçası. Ne kadar
kanarsanız birbirinize, o kadar unutursunuz gerçekleri. Bu yüzdendir eşlerin
alttan alması, unutması, hatırlamaması. Ama yetmez bu kimi zaman haklısınız,
vefa, feda, cefa dahası körlük gerektirir. Yokluk gerektirir, onun yanında yok
olmanız lazımdır ki birliktelik var olabilsin.
Geçmişteki acılarınızı kim ne kadar bilebilir ki? Ne kadar
anlayabilir, ne kadar hissedebilir siz anlatsanız bile. Gözyaşlarınızın onurunuzda
bıraktığı izleri hangi gözlük gösterebilir veya hangi teknoloji. Umut saçarken
etrafa, içinizdeki çöl olmuş umut tarlalarında ne çiçeklerin kurumaya yüz
tuttuğunu kim bilebilir. Umut fakirin ekmeğidir Cem Karaca’nın dediği gibi,
gönül fakirliğinin ekmeği. Tek liman, bedavadır. Bu yüzdendir ki en kanlı
diktatörler sadece umut ve nefret vererek halklarına onları ölüme götürmüştür
parka götürür gibi.
Diyor ya Ludwig Wittgenstein “Dünya bir araya gelse, bir
kişinin çektiği acıyı çekemez”. Kim bilebilir evladını kaybetmiş bir annenin
acısını. 7 Milyar toplansak, ağlasak ne kadar hissederiz o acıyı. Yarini
kaybetmiş bir gencin gözyaşlarının ciğere bıçak gibi saplandığını kim anlar?
Güldüğü halde maskesinden utanan bir babanın acısını hangi cihaz ölçebilir?
Geçmişinin izini hangi silgi silebilir bir onuru süpürge yapılmış bir gencin? Kim
durdurabilir tecavüze uğrayan bir kadının zihnindeki hayallerin seri katil gibi
onu her gün öldürmesini.
Çok şey anlatmak istiyor insan da, olmuyor bazen.
Bir kardeşimin bana ilk söylediğinde beni derinden etkileyen bir beyti de alalım:
Harabat ehlini hor görme Zakir
Yıkık viranelerde hazineler var.
Esen Kalın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)