25 Haziran 2014 Çarşamba

polisle fotoğraf çektiren muhalif olamaz



saptırmalarla ortaya atılan iddiadır.

polis kültürü, 2000'lerde farklı şimdilerde farklıysa bunun tek nedeninin hükümet olduğunu iddia etmek içeriksizliktir. emir komuta zinciri güvenlik kuvvetlerinin ilk biat cümlesidir. ha geriye kalan kısımdaki fevri hareketler için de; ağzından tükürükler saçarak berkin elvan'ı dahi 1 mayıs olaylarında kullanmaya çalışmak, her ortamda ve her fırsatta polislere katil yaftası koymak o polislerdeki tahammül sınırını ve vatandaşa aidiyetini yerle bir eder.

merakımdan soruyorum; gaz fişeği, gaz bombası doğuda yıllar boyunca onlarcasını yaraladı, belki öldürdü duymadık, tahrik etti. kimse sesini çıkarmıyordu?

oradaki mücadele devletin paramiliter gücünü topluma gösterme çabasından mıydı yoksa farklı bir niyet var mıydı?

şimdiki polis ve gösterici mücadelesindeki temel amaç ne? anlaşılamayan nokta ne? süreçte zarar gören esnaflar; "kusursuz sorumluluk" ilkesi bokuna devlet tarafından devamlı finanse edilirken, bu tahribata yol açmak "özgürlük mücadelesi"nde meşru mu görülmeli?

bu analizleri devlet yok mu saymalı? yüzü yanarak ölen serap için herhangi bir ağıt çabası dökmeyenlerin ölümleri sınıflandırmasının insan ve ahlakla bağdaşan yönü neresi acaba?

her ölüme lanet edemedikten sonra, öldürenlerin kişilik analizine girmek ne kadar doğrucu.

hülasa kafamda deli sorular, siz mutlu, siz meşru biz hep yobaz, yaftacı..

bir sır daha vereyim; bu ülkede iktidarları yıkacak güç sokaklar değildir, kafası çalışan cesur insanlardır.

o yüzden lideri kemal kılıçdaroğlu olan bir siyasi parti bu ülkede ana muhalefet.

bilmem anlatabildim mi?

not: bu bir sözlük girisidir.

31 Mart 2014 Pazartesi

2014 Yerel Seçimlerin Acı Gerçekleri

takkeyi önünüze koyun düşünün cahil dediğiniz kesim size niye oy vermedi.

düşünün; chp'yi mhp'yi cemaati kendi paydanızda toplama çalışmalarınıza rağmen sevilmeyen adam gökçek neden seçildi?

düşünün; koca chp camiası kılıçdaroğlu'nun bizzat kendisinin araştırdığı yolsuzluk davaları olan bir adamı istanbul'da neden aday gösterdi?

düşünün; iki tane şehire tüm ülkenin umudunu irrasyonel bir şekilde nasıl bağladı?

düşünün; meyhanelerdeki meze masalarına oturup sarhoşlara konuşarak kurulan akp'yi 12 yıldır neden yenemiyorsunuz?

düşünün; hayat bayram olsa reklamlarıyla hangi akp veya diğer seçmenlere hitap
etti?

düşünün; akp cemaate açık savaş açmışken, zaten akp'nin mevcut olan kemik %40 oyunu hesaba katmadan cemaatle neden birlikte oldunuz?

düşünün; tunceli gibi alevilerin çoğunlukta olduğu bir şehri genel başkanınız alevi olmasına rağmen neden kaybettiniz?

düşünün; izmir'in birçok ilçesinde oylarınız neden %10-%15 bazı yerlerde %20 civarında düştü.

düşünün; chp kalesi izmir'de dört ilçeyi neden kaybetti? (aliağa-mhp, kemalpaşa, kınık, torbalı-akp)

düşünün; yılmaz büyükerşen harun karacan'a karşı (ilçelerdeki oyu bahane etmeyin) neden bu kadar zorlandı? sadece merkez belediyeciliği mi yapıyor?

uzar gider de son olarak;

bahçeli gibi basiretsiz bir lider mhp'nin başındayken, bdp oy kaybediyorken, sağ kanatta akp hariç hiçbir parti kalmamışken (anap'lı dyp'li zamanlara göre)hala %25-27 bandını neden geçemiyor?

2015 genel seçimlerine gidilirken chp; cahil dediği, salaklar dediği, vicdanını evde bırakmış dediği insanlardan "kardeşim" diyerek nasıl oy isteyecek?

süleyman demirel'in, mesut yılmaz'ın, tansu çillerin, dsp'nin, ve neredeyse tüm partilerin yolsuzluklarını bilen bir halkı bunlar hırsız deyip kenara çekilmekle yıkamazsınız.

halk korkuyor. ak parti gidince iyice fakirleşeceğinden korkuyor, yağ kuyruklarına gideceğinden korkuyor. akp'ye oy verenlerin %80'i bu günleri görmüş nesil ve onların çocukları. bu gerçeği görmeden akp'den zerre oy çalamazsınız.

halk korktuğu için yolsuzlukların olduğuna belki de inanırken başka partiye oy vermekten korkuyor. çünkü bunlar daha kötülerini yapabilir bize diyor, din diyor kitap diyor, hiç olmazsa bu adam da onlar var diyor.

cenap şehabettin der ki; insan sevdiğinden korkar lakin korktuğunu sevmez.

halk erdoğan'ı seviyor, chp'den ise korkuyor.


bu yüzden sevgiyi tercih ediyor, her ne kadar sevdiği adamda kirli işler olsa da/inansa da/inanmasa da.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Siyah ve Beyaz, ama gönül rengarenk!

simsiyah bir bulut düşünün.
rengini hiç kaybetmeyen ama çok da güçlü bir beyazı var içinde.
hani gece veya gündüz onu ne zaman görseniz kaybolacağınız.
içine girseniz simsiyah ve bembeyaz kalacağınız bir bulut.
baktıkça sizi saran, sizin de sarılmak istediğiniz bir rüya.
hayallerin gök kuşağı sanki, rengarenk gibi ama iki renk.
ölümle yaşam arasındaki çizgi gibi birlikteliği.
o berraklık, siyahtaki beyazlık, beyazdaki derinlik.
yok olmak, denizdeki kum, havadaki nefes gibi.
yok olmak, rüzgardaki ses, güneşteki ışık gibi.
hissetmek en yüce duyguları, yaratılmışlığın amacını.
anlamak en saf, en zarif hislerin dünyasını.
yaşamak aşkın en karışık ve en saf halini.
adamak, adamayı istemek ömrünün tüm zerrelerini.
ummak, onu mutlu etmeyi, onun için yaşamayı.
onu çok sevmek.
onu çok istemek.
kimse olmasın, ondan, onun varlığından gülüşünden başka.
onu her şeyden çok istemek.

simsiyah bir bulut düşünün, beyazın ona aşık olduğunu.
ama mahcup bir halde, beni de alır mısın gönlüne dercesine.
işte o siyahtaki beyaz bulut olmak, en büyük dileğim.
siyah bulutum, beyazın olabilir miyim?

15 Ağustos 2013 Perşembe

O olmak isterdim!

Bilir misiniz? Bilirsiniz bilirsiniz. Birini özlediğiniz zaman, onunla ilgili hatıralara bakarsınız. Bu bazen ondan kalan bir fotoğraftır, onun bir hediyesidir veya bir mesaj… Teselli bulmaya çalışırsınız, sakinleşmeye çalışırsınız, yüreğinizdeki fırtınalara bir dalgakıran yapmaya çalışırsınız. Ama içiniz hep yanar, bazen kanar. Eğer onu kaybettiyseniz, ölür, ölür, sonra tekrar ölürsünüz. Tekrar doğar bütün hatıralarınız o da doğar, ve tekrar ölür.

Yoksa eğer ondan kalan hiçbir eser, hayallerdir bu sefer sarılacağınız dal sığınacağınız liman. Ya onun varlığıyla lezzetlenmişse hayatınız, onsuz anlarınız dünyaların sizin olduğu anlara bile denk gelse mutsuz oluyorsanız, kalbinizde değişik olaylar oluyor demektir J

Ne gibi mesela? Mesela sabahları uykusuz bir şekilde kalksanız heyecanınız kalan uyku ihtiyacını gideriyordur, fizyolojik terapi yani, hem de bedava.

Açlık çekmez, aklınıza yemek geldiğinde bir bardak suyu içerkenki sürede onu hayal etmeniz size açlığı da unutturur.

Misaller uzar gider. Asıl meseleye gelelim.

O sizin ibadetinizdir artık. Onu mutlu etmek üzerine aldığınız her nefes, sizi Rabbinize daha fazla yaklaştırır, çünkü bilirsiniz hayatınızdaki mutluluğun nedeninin o olduğunu. Kendinizi borçlu hissedersiniz. Hele ki bir aradayken gözleriyle hep sizi takip ediyor, sanki kırılacak bir cammış gibi size hassasiyet gösteriyorsa, borcunuz hiç durmadan artıyor demektir. İşte o an, bir tercih yaparsınız ruh ve hayal dünyanızda. Ben ne kadarını hak ediyorum? Veya neler hissediyorum? Umarsızca bunu yadsıyor ve önemsemiyorsanız ki bu bir tercihtir, medeniyet ve ruh tarlasından 1930’larda ve gece karanlıkta geçmişsiniz demektir.

Mesela şu fakir, son birkaç aydır bire rüyanın içinde. Ama uyanık görüyor ve yaşıyor. Gülümsemeyi öğrendi mesela, hayata daha pozitif bakmayı, sabretmeyi, sakin olabilmeyi, bilse de susabilmeyi öğrendi. İzlemeyi gözlemlemeyi, hepsinin nedeni o.

Mesela ilk kez bir ortama gidecek olsam korkarım, orada kendim olamamaktan korkarım. Korku insanın en tabi ve en gerekli duygusudur. İnancı şekillendirir hayatı yönlendirir. Peki hayatınızı bir anda belki de yıllardır tanıdığınız insanların bulunduğu ortamdan başka bir yere taşıyacaksanız. Başka bir yüz başka bir beden, başka cümleler. Korkardım. Ölümüne korkardım.

Peki o korkan için neler yapardınız? Umursamaz mı olurdunuz yoksa tam tersi pür dikkat onu mutlu etmeye mi çalışırdınız? Ben o olurdum. Her anı, onun dünyasından yaşardım. Sevdiklerimden, sevenlerden ayrı bir dünyada neler yaşardım diye düşünürdüm. Kurduğu her bir cümleyi böyle yorumlar, kendim bu cümleyi nasıl kurardım diye düşünürdüm. Gerçekten de onu düşünmez o olurdum. Annesi olmayan bir yavruyu düşünürdüm, baba şefkatinin eksikliğinde ben ne yapardım diye düşünürdüm. Abla-Abi-Kardeş üçgeninden iki uçlu bir odaya kapatsalar nasıl bir çözüm yolu izlerdim onu tasavvur ederdim.

Onu düşünürdüm, onu gülümsetebilmeyi. Onunla olabilmeyi, onun ruh dünyasında bir sakinleştirici olabilmek için tüm benliğimi seferber ederdim. Onun yüzü düştüğünde, akan kanımın dahi onu huzurlu kılabilmek için mücadele vermesini sağlardım. Ve onu isterdim, onu çok isterdim, her şeyi unutmasını, hatırladıklarını da, benimle olduğu için daha da rahmetle anmasını.

Attığı adımlara paspas olurdum mesela, ses çıkınca kendini yalnız zannetmesin diye, evdeki her seslenmesine cevap vermek isterdim, her cümlesi bende kalsın diye. Ona koşmak, onu sarmak isterdim, tüm zerrelerimle yanında olduğumu hissetsin diye.

O olmak isterdim, o olabilmek, onun dünyasından bakabilmek dünyaya. Onun inci gözlerinden sarılmak isterdim hayata. Beyazdaki asaleti siyahın kudretine onun eliyle bırakmak isterdim. Gülüşünü sarıp saklamak isterdim, sıcaklığını hissedebilmek için.

O olmak isterdim, dünya nasıl bu kadar daha güzel bir hale getirilebiliyor onu anlamak için. Bir erkeğin ruhunu zangır zangır titretebiliyor onu idrak edebilmek için. Heyecan ne demek onu nasıl oluyor da bir erkeğin bakışını korkutacak kadar kullanabiliyor bilmek isterdim.

O olmak isterdim, onunla olabilmek için.
O olmak isterdim, hislerimi ona adayabilmek için.
O olmak isterdim, nefesin kıymetini bilebilmek için.
Onunla olmak isterdim, dünyanın hakkını verebilmek için.


Onunla olmak istiyorum, ölümüne, ruhuna, canına, kalbine, yani yaşanılası bir şeylere sahip olmak için.


6 Ağustos 2013 Salı

Bayramı Beklerken...

Ramazanı beklemek gibiydi Bayramı beklemek. Çarşı pazar dolaşılırdı, alınırdı iftarlık sahurluk malzemeler. İlk sahura mutlaka kalkılırdı, çay bardağının sesini duyururduk semaya, Rabbimize, senin rahmetinle bizim ayımıza ulaştık Rabbim, bak sahura kalktık bu eve Rahmet bereket nazarınla bak diye dua edercesine çıkarılırdı o ses. Sahurdan sonra hemen yatmazdı evin annesi, yatamazdı malum. Aylardan sonra o vakitte bir şey yemenin farklılığıyla dolanılırdı evde ve yatakta sağa sola. Oruçlu bünyeyle okula gidiyorsa çocuk hafif afacanlıkla hissettirirdi bunu, o zamanlar oruçlu olmayan çocuklar bile takdir ederdi seni, bugünkü gibi saygı bekleme ihtiyacı hissedilmezdi. küçücük bedenler ellerindeki kocaman tostları saklardı bir köşede yemek için, kantinlerin camları gazeteyle kaplı. Şimdi de olsun istediğimizden değil, hani nerde o eski Ramazanlar dememize neden olan güzelliklerden olduğu için yazdık. O hassasiyetti bereketli kılan o ayı, tutanların değil tutmayanların da bir o kadar nasiplenmesindendi saygı göstererek.

İftarı beklemek daha başkaydı. Öyle her kanalda kamyon kamyon program olmazdı, paraya bu kadar dökülmemiş program başına 10'binler alan Katipoğlu Satıroğlu yoktu ekranlarda. TRT yapardı bir program ona da iftar saatinden haberi olsun için bakardı insanlar. O yüzdendir iftarın keyfiyeti ailece artardı. Sofraya herkes bir şey getirir götürürdü evin Reisi hariç. İftara gidileceği zaman eve her gelen erkek pide alır, hanımlar çorba börek neyin yapar götürürdü. Teravihe erkekler birlikte gider, eğer Anane veya Babaanneler'de toplanıldıysa teravihten sonra kardeşlerden birine gidilirdi daha rahat muhabbet-çay için. Hanımlar da o arada bulaşığı paylaşırdı, evine gidilecek erken yol alırdı çayı koymak için. Heyecan sahurda başlar diğer sahura kadar sürerdi. Söyleyin şimdi, böyle bir heyecan varken memnuniyet üzerine, Hazreti Allah memnuniyetini yağdırmaz mıydı o günlere gecelere? O yüzden eski Ramazanlar işte. 

Bayrama yaklaştıkça yeni kıyafet heyecanı, en fakirinden en zenginine. Fakiri de zengindi eski Ramazanlarda. Zekattı fitreydi daha hakkıyla götürülürdü, kumaştan bir metre fazla alınır götürülürdü istediğini diksin diye, çorap bir çift fazla. Ramazan öyle rahmetti işte herkese. Herkes aslını neslini bilir öyle giderdi çarşıya, Ayşe Ablanın çocukları da hatıra gelirdi hep. Bayrama az kaldıkça sahurlar daha heyecanlı olur, alınan kıyafetler yatakların baş ucuna, ayakkabıysa yeni alınan yatağın içine kadar girerdi. Her şey ve herkes nasiplenirdi o bereketin heyecanından. 

Hele Bayram Sabahı.

Sabah namazına herkes kalkar, Reis güneşi ailenin üstüne doğmasın diye uğraşırdı. Öyle eşofmanlar falan değil, Bayramlıklar giyilirdi, anne özenle giydirirdi çocuğunu. Bayramdı çünkü bu, Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmeye götürürken giydirip süslemesindeki heyecan neyse bu da oydu. Rabbinin onu affedişine gidiyordu herkes camiye. Tekbirini getiriyordu hafif sesli, kul duymazdı belki de Rabbi de ona "Lebbeyk" diye nida ediyordu. "BUYUR EY KULUM"

Namaz için sığmazdı kimse camilere, yollar bahçeler. Herkes seccadesini kartonunu paylaşırdı, kimse boşta kalmasın diye herkes başkasının namazını düşünürdü kendini değil, bu yüzden bayramdı, bu yüzden Hz. Allah affetmeye kasem etmişti kullarını, bu kendi nefsini öteleyişten. Namaz biter, kuyrukta beş dakika bekleyemeyen, yemeği geç gelince kızan insanlar, İmam Efendi'nin son cümleleriyle Bayramlaşmak için halkaya geçerdi. O halka büyüdükçe büyürdü, gidenler olurdu tabii, zaten o giderlerden dolayı gitmedi mi eski Ramazanlar. Kalanlarla birlikte mahalle harman olurdu, Bayramın Mübarek olsun, Hayırlı Bayramlar, Bayramın Bayram ola diyen yüreklerle bezenirdi o heyecan. Hz. Allah meleklerini gönderirdi işte o gönüllere, gidin de görün kullarımı; benim onları affımı bakın nasıl kutluyorlar. İçki içerek değil, sapıtarak değil, aslını ve kulluğunu unutarak değil; bilakis acziyetini hatırlayarak: Affedilişimiz mübarek olsun, Hz. Allahın rahmeti bereket olsun diyerek kutluyorlar. 

Evde ev halkı bekler camiden gelecekleri, kahvaltıya oturulmadan Bayramlaşılır önce, herkes Babanın elini öper, yaşı ondan büyük olsun küçük olsun Hanım da eşinin elini öperdi. Bayram böyle tebrik edilirdi. Sanki şimdi yok mu diyenlere, elbet var ama gerçekten eski Ramazanlar kadar mı?

Ah işte, Eski Ramazanlar.

Siz de usandınız da bırakın bu yazıda diyelim istediğimiz kadar öyle. Yarın Bayram, bugün arefe. Bilmek lazım kadrini kıymetini, küslük acizlerin işidir, nefret kin keza. Küçük küçüklüğünü bilmesin varsın, büyük kibirlensin dursun, sen uzat elini, biliriz ki veren al alan elden üstündür. 

Bayramınız Bayram olsun, Bayramı beklerken, Bayramınız Suriye'nin de Bayramı olsun, Mısır'ın da, Somali'nin de. 

Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiiriyle de tamam olsun yazı.

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses...



Esen Kalın...


5 Ağustos 2013 Pazartesi

Şiirmiş anlatan, yazı pespaye



Hasretinden Prangalar Eskittim kitabından, o ne vurdumduymaz dizeler. Zangır zangır titretiyor yüreği:

bu, ne ayıp, ne de yasak,
öylece bir gerçek, kendi halinde,
belki, yaşamama sebep...

evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram.
gene bir cehennem var yastığımda,
gel artık...

Ahmed Arif


Kendin ol, Yılmaz Odabaşı’ndan;

kendin ol
kendin ol
sen buysan başkası ol!

buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?

ne diyarbakır anladı beni ne de sen
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen...

yılmaz odabaşı




Adı Lavinia’ymış, yalan. Her aşka bu şiir:

sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.

sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim.
incinirsin

sana gitme demeyeceğim.
ama gitme lavinia.
adını gizleyeceğim.
sen de bilme lavinia.

özdemir asaf

Orhan Veli anlatır bazen erkekleri;

bakakalırım giden geminin ardından;
atamam kendimi denize, dünya güzel;
serde erkeklik var, ağlayamam.



Bu sana sevgili; ne çok sevdim ikimizi bir bilsen...

Esen kalın.



Kafka'nın Karıştırdıkları!

Kafka’nın davasını bilirsiniz, belki de Adaletin bu kadar sarmaşık ve yapay bir şey olduğunu onun kadar iyi anlatamamıştır. Leğenlerde çamaşır yıkayan kadınların arasından mahkeme salonuna geçersiniz. Varın siz düşünün size adalet verecek hakimin iş güzarlığını. Mevzumuz dava adalet falan değil tabi ki. Korktuklarımız. Yaşadığımız veya yaşamadığımız, veya yaşamaktan korktuğumuz korkularımız.

Kimi zaman terk edilmek, kimi zaman terk etmek, kimi zaman yok sayılmak, kimi zaman önemsenmemek, duyulmamak, amiyane tabirle kazınmamak. Öyle büyük korkarız ki yok sayılmaktan, birisine verilecek en büyük cezadır belki onu yok saymak, tek kişi bile kalsa onu görmemiş gibi davranmak, onun için saniyelerin saatler sürmesi demek. Aaa görmedim, yeni gördüm diye yalan atmamızın nedeni budur, bal gibi görmüş sesini duymuş hatta kokusunu bile hatırlamışızdır ama yeni gördüm diye sallarız o bize gelene kadar. Böyledir insanoğlu, yalan atmayı bile doğruluk üzerinden yapar.

Bütün ilgiyi üzerine toplamış birisinin olduğu bir ortama girdiğinizde o şahsiyete selam vermediğiniz an fark edilirsiniz, hem de oranın ilgi odağı kişisi tarafından. Nasıl olur da bana merhaba demez bunca insan etrafımdayken diye sitem eder, çünkü içeriye giren erkek-dişi sinek bile olsa selam vermelidir ona. İşte en büyük dikkati çekmektir görmezden gelmek, ama samimi olduğunuz yerlerde yapmayın ters teper.


“ Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak seni görerek” demiş Kafka Milena’ya Mektuplar’da, işte o görecek gözlerden korkar mesela insan. Veya göremediği günlerin acısını hisseder belki de tekrar göremeyecek olmanın gerçekliğini hissetmiştir derinlerde. Toz pembe bir dünyanın tozunun siyahlığıdır onu korkutan. Gerçeklere yaklaştıkça ortaya çıkan beyaz yalanların ürkütmesi de olabilir kişiyi. Umudunu kaybetme diyenlerin azalması da olabilir, Umut fakirin ekmeğidir diye dalga geçenlerin esintisi de olabilir. Korkudur bu. Bir gün önce size merhaba demesi için can attığınız kişinin, ertesi gece yolunuza çıkma korkusudur. İnsandır çünkü nihayetinde, umut fakirin ekmeği olmaktan ziyade, umut fakirin; sevgi fakirinin, aşk fakirinin düşler bahçesindeki ulaşılmaz meyve olmuştur. Meraklandırır, gösterir ama vermez. Ses eder gülümser sana belki su damlalarıyla ama sen çöl olduğunda matarasına koyar suyu. Karışık mı? Evet duygular da böyle, gerçekten çok karışık.

Esen kalın.